İşçi
sınıfının sermaye ve devlete karşı mücadele içinde geliştirdiği mücadele
yöntemleri ve araçları ve bunların bileşiminden oluşan emek hareketi,
birbirleriyle yakın bağlara sahip ekonomik, politik ve ideolojik mücadele
araçlarının tümünü birden kapsar. Bir başka deyişle, emek hareketi kavramı,
tek bir mücadele ya da örgütlenme biçimini değil, sınıf mücadelesi tarihi
içinde ortaya çıkmış olan sendika, komite, konsey , meclis, cephe, siyasal
parti, devrimci hareket gibi örgütlülüklerin tümünü birden ifade etmektedir
.İşçi sınıfının öz-savunma eylemi ise, sendikal eylem gibi gündelik mücadele
biçimlerinden, ayaklanmalara, iç-savaşlara, halk savaşlanna kadar uzanan bir
dizi tarihsel eylemin tümünü birden içermektedir. Bugün işçi sınıfının
geleneksel örgütlülükleri, aralarındaki düzey ve işlev farklılıkları ne olursa
olsun, sermaye ve devletin saldırganlığı karşısında yeterli bir mücadele
yürütememekte; bu durum emek hareketinin genel krizi biçiminde yaşanmaktadır.
Emek hareketinin krizi ise, birçok tarihsel etken ve sürecin ürünüdür. Emek
hareketinin yaşadığı krizi, ''sosyalist blok''un çöküşü ile başlatan
tartışmalar,krizi tam olarak açıklamaya ve sorunun arka planını tanımlamaya
yetmediği gibi, aşılması yönündeki çabaları da kısırlaştırmaktadır. Çünkü
aslında ''sosyalist blok''un çöküşünün dünya çapında yarattığı esas etki,
"sermayenin emeğe yönelik genel saldırısını biraz daha hızlandırmak ve
krizin siyasal sonuçlarını bütünçıplaklığıyla ortaya çıkarmak oldu.
Gerçekteyse, özellikle 1990'larda tüm çıplaklığıyla görülebilen kriz, 20 yılı
aşkın süredir biriktirilen bir dizi olgunun tarihsel sonucuydu.
Kapitalizm, 1950 ile 1970 arasındaki 20 yıllık genişleme dönemi sonunda kar
oranlarının düşme eğilimi sonucu krize girdi. Krizden çıkış için uygulanan ,ekonomik
ve sosyal politikalar ikili amaç taşıyordu: Bir yanda kar oranlarının düşme
eğiliminin önüne geçmek ve karı azamileştirmek, diğer taraftan da işçi
sınıfının her türlü öz savunma eyleminin önüne set çekmek. Yani, işçi
sınıfının tarihsel mücadelesinin, insanlığın kurtuluşu idealini hedefleyen en
yüksek biçimlerinden, sendikal mücadele gibi gündelik biçimlerine kadar uzanan
her türünün yenilgiye uğratılması sermayenin tarihsel hedefi haline geldi.
Sermaye krizden kurtulmak için bilginin metalaşması; yeni teknolojilerin
kullanımıyla üretimde otomasyonun yaygınlaştırılması; özelleştirme politikası
ile başta sağlık, eğitim ve altyapı olmak üzere hizmetler sektörünün doğrudan
bir karlılık alanı haline: getirilmesi; yalın (stoksuz) üretim, esnek çalışma gibi
uygulamaların egemenliğinin sağlanmasını kendi tarihsel zorunlulukları olarak
dayatmaya girişti.
Bu yeni liberal saldırı siyaseti, işçi sınıfının, emekçilerin, ezilen halk
kesimlerinin demokratik/siyasal mevzilerinin dağıtılması ve politika alanının
emekle sermaye arasında yaşanan yeni savaşın koşullarına uygun biçimde yeniden
şekillenmesiyle içiçe gelişti.
İşçi sınıfı ve emekçiler cephesinde ise bu 20 yıllık süreçte iki önemli gelişme
yaşandı. Bir yanda ''sosyal devlet'' ya da ''refah devleti'' uygulamalarının
ağırlık kazandığı ülkelerde, özellikle Avrupa'da, kökenleri yüzyılın başındaki
Avrupa devrimlerinin yenilgi dönemine dayanan ve esas olarak 2. Dünya Savaşı
sonrasında kurumsallaşan ''toplumsal uzlaşma'' daha da meşrulaştı ve emek
hareketlerinin önemli bir bölümünü tümüyle düzen sınırlarının içine
hapsetti.Emek hareketi yasal düzlemde bütünüyle ''reformizm''in egemenliği
altına girdi; sermaye emekçi sınıfların gündelikve siyasal mücadelesini içerden
fethederek etkisizleştirdi.
Bu duruma yol açan önemli etkenlerin başında, sermayeııin krizi yönetme
kapasitesi karşısında ortodoks sosyalist ya da komünist partilerin seçenek
üretememesi geliyordu. Öte yandan reel sosyalizmin iç sorunlarının işçi sınıfı
ve emekçi halk üzerindeki olumsuz etkileri, bu partileri sosyal demokrasinin ve
giderek de liberalizmin kulvarına sürükledi. Bu uluslararası koşullarda
emekçilerin içerden fethedilemeyen mücadeleleri ise vahşi bir saldırganlıkla
yenilgiye uğratılabildi.
1970'li ve 1980'li yıllar kapitalizmin bir yandan ''bilimsel teknik devrim'',
''ikinci sanayi devrimi'', diğer yandan ''yeni demokrasi'' gibi kavramlarla
yürüttüğü ideolojik kampanyalara sahne oldu. Bu kampanyalar, sermayenin dünya
çapında başlattığı yeni saldırı dalgasının ilk belirleyici adımlarını oluşturdular.
Bu saldınnın adı olan''yeni sağ dalga'' başta işçi sınıfı olmak üzere bütün
ezilenler üzerinde yıkıcı bir etki yarattı; mevzilerini dağıttı ve emekçiler
arasında kendi mücadelelerine karşı ideolojik bir güvensizliğin yaygınlaşmasına
neden oldu.
Yeni sağ dalga, sosyalist blokta da ''glastnost'' ve ''petestroyka''
süreçleriyle birlikte ilerleyerek, ''varolan sosyalizm''in hızla çökmesiyle
sonuçlandı. ''Sosyalist blok''un çöküşü, emek hareketi içindeki siyasal
savrulmaları daha da şiddetlendirdi; işçi sınıfı adına siyaset yapan, emeğe
dayalı partiler gitgide kitle partilerine dönüştüler. Sendikal hareket için
de, yaşanan çöküş süreci artık gizlenemez boyutlara ulaştı. Teslimiyetçilik,
etkisizlik, güven bunalımı sendikal hareketin tipik özellikleri haline
dönüştüler.
Yaşanan saldırı dalgasının, sermayenin yeniden yapılanmasının önünde duran tüm
ülke, sınıf ve siyasal çizgileri ''terörist'' kapsamına alan siyasal koşullarda
yaşanması, emek hareketinin gerilemesini daha da şiddetlendirdi. Baştan itibaren
teslimiyetçi bir tutum takınan emek hareketi örgütlülükleri, ayakta kalmanın
tek yolu olarak kendilerine dayatılan ''öz savunma eyleminden, yani sermayenin
egemenliği karşısında işçi sınıfının düzen karşıtı bağımsız mücadelesinden
vazgeçme'' koşulunu kabullenerek, düzen sınırlarını zorlamama eğilimini
resmileştirdiler.
Ancak bütün bu süreç boyunca başka bir gelişme daha yaşandı. Bir yandan çeşitli
nedenlerden dolayı işsizlik, özellikle emperyalist merkez ülkelerde artarken,
çalışan işçi kitleleri dünya ölçeğinde nicel olarak büyüdü; sömürünün şiddeti
artarken nitel olarak da değişime uğradı. Dünya çapında yaşanan yeni bir
proleterleştirme dalgası olarak da nitelenebilecek olan bu gelişmelerle
birlikte, işçi sınıfının bileşimi ve yapısı da değişmeye başladı. Özellikle
bağımlı ülkelerde nicel olarak hızla büyüyen bir yeni işçi kitlesi tarih
sahnesine çıktı,. Bu yeni işçi kitlesi, kendisiyle birlikte yeni mücadele ve
örgütlenme deneyimleri de yeşertmeye başladı. (Kuşkusuz aynı dönemde, işçi
hareketlerinin dışında da toplumsal muhalefet hareketleri ortaya çıktı ve
etkili oldu. Özellikle ezilen halk hareketleri, çevre hareketi, kadın hareketi
gibi muhalefet ha- reketleri yaygın ve etkin eylemlilik pratikleri
sergilediler. Ancak bu çalışmanın kapsamı açısından bu hareketleri ayrıntılı
olarak değerlendirmeyi gerekli gör- müyoruz.)
Dünya çapında yeşeren bu yeni sınıf mücadelesinin en önemli zeminlerinden
birisi, sendikal mücadele alanıdır.Sendikal harekette yeni yeni uç vermeye
başlayan dönüşüm, emek hareketinin bütünü için önemli ipuçları ve olanaklar
sunuyor. Bu çalışmada da sendikal harekete ilişkin tartışmalar, işçi sınıfının
ve emekçi halkın genel siyasal mücadelesinin bir parçası ve onun bir alt
başlığı olarak ele alınmaktadır. Sendikal harekete ilişkin tartışmalar ,
ancak yeni bir emek hareketinin yaratılması bilinciyle ele alındığında ciddi
bir anlam taşıyabilecektir.
Özetlersek: Emek hareketi dünya çapında bir kriz yaşıyor. Bu krizin nedenleri
arasında hiç kuşkusuz - emek hareketinin ve sosyalizmin önderliğinin yenilgisi
önemli bir yer tutuyor. Bununla birlikte emperyalist sistemin yapısında ve
emek-sermaye ilişkilerinde gözlenen bir dizi değişim de krizi oluşturan
etmenler arasında yer alıyor.
Bugün emek hareketi açısından bir dönüm noktasında olduğumuz görülüyor. Bu
dönüm noktası emeğin tarihsel mücadelesini bütün düzeylerde yeniden
yapılandırrna tartışmalarını günderne getiriyor. Bu tartışmalar aynı zamanda
pratik mücadelelerle birlikte sürüyor ve sürecek. İşçi sınıfının mücadelesinin
tarihsel bir parçası olan sendikal hareket de krizden payını alıyor. Sendikal
harekete ilişkin tartışmalar da, emek hareketinin genel krizinin çözümüne
ilişkin tartışmalar içinde önemli bir yer tutuyor. Emek hareketinin bütünü,
sendikal harekete indirgenemeyecek kadar kapsamlı sorunlar içerse de, sendikal
hareketin krizinin çözümüne ilişkin tartışmalar, emek hareketinin ve
sosyalizmin genel olarak yeniden yükselişine dair imkanlar barındırıyor.
Sendikalar tarih boyunca işçi sınıfının hareketi içinde, sınıf mücadelesinde
önemli bir yer tuttular .Bugün de sendikaların bu özelliklerini yeniden
kazanabilecekleri bir sürecin başındayız.
Bu çalışma kendisini, tüm dünya ama özellikle Türkiye işçi sınıfının, bütün bir
mücadele süreçleri içinde yeşerttiği deneyim, direniş ve birikimlerin takipçisi
saymaktadır. Türkiye işçi sınıfının ilk oluşum aşamalarında yaşanan direnişler
ve Türkiye'nin emperyalizmle bütünleşme süreci içinde kısa ama etkili bir yeri
olan 1946 sendikacılığının, 1946 ruhunun yeniden ve daha ileri bir düzeyde
canlandığı 1960'1ardaki Kavel, Alpagut, Paşabahçe, Zonguldak direnişlerinin;
Türkiye işçi sınıfının 1970'1erdeki devrimci direniş eylemlerinin, yani 15-16
Haziran, Yeni Çeltek, Aşkale, Hekimhan, Tariş ve adı bilinmeyen binlerce
direnişin; 1980 sonrasındaki işyeri komite ve konseyleri girişimlerinin; 1989
Bahar Eylemleri'ndeki işçi insiyatiflerinin; 1990'lı yıllarda kamu
çalışanlarının fiili, meşru ve demokratik militan sendikal mücadelesinin ve
bugün de irili ufaklı atelyelerde, fabrikalarda, orga- nize sanayi bölgelerinde
süregiden direnişlerin mirasçısı olmayı amaçlıyor İşçilerin Sesi 'nde,
Dinazorların Krizi'nde, DİSK Ören Toplantıları'na sunulan "İşçilerin
DİSK'i İçin" ve "Yeni Bir Sınıf Hareketi İçin" broşürlerinde,
KESK Genel Kurulu'na sunulan "Bir Mücadele Örgütü İçin" kitapçığında
ve Sınıf Hareketinde Yön Dergisi'nde ifade edilen görüşlerin bir devamını
sunmayı hedefliyor.
Tartışma sürüyor, mücadele de!.. Üstelik daha da büyüyerek ve güçlenerek!
EMEK
HAREKETİNİN KRİZİ, SENDİKAL KRİZ
İşçi
sayısı artarken sendikalı işçi sayısı düşüyor!
Sendikalı işçi sayısındaki azalmanın altında yatan neden işçilerin sayısındaki
azalma değil. Bazı Avrupa ülkelerinde belirli işkollarındaki işçi sayısında bir
düşüş yaşanıyor. Örneğin madencilik ya da demir-çelik işkollarında bu durum
geçerli. Ama bu ülkelerde diğer yandan da hizmetler alanı genişliyor. Üstelik
emperyalizme bağımlı ülkelerdeki işçi sınıfı da sayısal olarak hızla artıyor.
Kısacası, sendikalı işçi sayısındaki azalmaya karşı işçi sınıfı dünya çapında sayısal
olarak büyüyor.
İşçi sınıfının dünya çapındaki sayısal büyümesine karşın, sendikalı üye
sayısındaki azalma 1960'lı ve 1970'li yılların aksine, Fransa, ABD ve Türkiye
gibi kimi ülkelerde çok tehlikeli bir boyuta ulaşmış durumda. Sendikaların yeni
üye kazanmakta yaşadığı başarısızlığı simgeleyen bu durum, üye sayısındaki
azalmanın ciddi bir kriz göstergesi olarak ele alınmasını haklı çıkarıyor.
Çünkü işçi sınıfı nicel olarak büyürken, mevcut sendikal hareket buna paralel
bir genişleme gösteremiyor.
Toplu sözleşme ve grevler başarısız!
Sendikal krizin bir başka yaygın göstergesi, sendikaların en önemli geleneksel
işlevlerinden olan toplu sözleşme ve grev konularında gittiçe daha fazla
başarısızlık göstermeleridir. Bu durum, Türkiye gibi emperyalizme bağımlı
ülkeler sözkonusu olduğunda çok daha doğrudur. Özellikle son yıllarda, mevcut
sendikal hareket tarafından gerçekleştirilen başarılı bir toplu sözleşme
örneğine rastlamak neredeyse olanaksızlaşmıştır.
Mevcut sendikalar, kendilerine esas mücadele alanı olarak seçtikleri ücret
mücadelesinde bile, işçilerin gerçek ücret düzeylerini korumakta ciddi bir
başarısızlık sergiliyorlar .Bu durumda, toplu pazarlıklarda enflasyondaki
artışları yakalayan ücret artışlarını başarılı olarak kabul eden bir yaklaşım yerleşmeye
başlıyor. Ancak demokratik ve sosyal haklarda gözlenen gerileme önlenemiyor;
varolan haklar bile zorlukla korunmaya çalışılıyor. Diğer yandan işverenler
''esnek çalışma'' ile ilgili maddeleri toplu sözleşmelere sokmaya başlıyorlar
.Bu ise işe alma- işten çıkarma, çalışma saatleri ve çalışma koşullarının
düzenlemesi ve ücretler gibi temel konuların işverenin inisiyatifine
terkedilmesi, dolayısıyla sendikal etkinliğin özünün ortadan kalkması gibi
sonuçlar doğuruyor.
Örgütlenen grev sayısında da gözle görülür bir gerileme sözkonusu. Bir hak
arama aracı olarak grevin kullanımında açık bir etkisizleşme görülüyor, bir ya
da birkaç işyerinde üretimden gelen gücün kullanılması, yaygın bir halk ve işçi
desteği olmaksızın eskisi kadar etkili olamıyor. Sermaye, grev tehditine karşı
üretim birimini başka bir bölgeye taşıma, grev kırıcı kullanma, hatta zarar
etme pahasına işyerini ge- çici olarak kapatma gibi yöntemlere başvurabiliyor.
''Kitle grevi'', yani işyeri, işkolu ya da ülke düzeyinde işçilerin topluca iş
bırakmaları onyıllar boyunca sendikal hareketin temel birleştirici gücünü
oluşturmuştu. Bugün ''kitle grevi''nin etkili bir mücadele aracı olarak
kullanılamadığı gözleniyor. Kuşkusuz bu durum, grevin emek hareketinde önemini
yitirdiği anlamına gelmiyor Grev sayısındaki azalma, emek ile sermayenin artık
greve yer bırakmayan bir uzlaşmaya varmalarından değil, sendikaların grev
yapmaktan çekinir hale gelmesinden kaynaklanıyor.
Grevler, kuşkusuz genel bir eğilimin içinde değerlendirilmelidir. Çünkü, tersi
örnekler de yaşanmaktadır; gerek ülkemizde gerekse dünyanın başka ülkelerinde
başarılı toplu sözleşme ve grevler de gündeme gelmektedir. Güney Kore'de,
Meksika'da, Fransa'da vb. yaşanan bu örnekler henüz karşıt bir genel eğilimi
oluşturmaktan çok, bugünkü kriz ortamında geleceğe ilişkin olumlu ipuçları
olarak ortaya çıkmaktadır.
İşçilerde güven bunalımı!
Bunların yanısıra bir yandan devlet diğer yandan sermaye tarafından sendikalann
işçi sınıfının ekonomik-demokratik haklarını korumak bakımından tarihsel
işlevlerini yitirdiği yolunda bir kamuoyu da oluşturulrnaya çalışılıyor. Ancak
devlet ve sermaye tarafından sendikalar aleyhine yürütülen bu genel kampanya,
işçiler arasında da kabul görebiliyor. Mevcut sendikal örgütlenmeler ve pratik,
işçi kitleleri açısından çekicilik taşımıyor. Özellikle sendikal bürokrasi ve
yozlaşma, işçilerde büyük bir güvensiz- liğe yol açıyor .Bu bakımdan
sendikalara karşı güvensizlik de sendikal krizin göstergelerinden birisi olarak
ele alınmalıdır. Özellikle, işçi sınıfının nitelikli kesimleri arasında
sendikalara yönelik ciddi bir güvensizlik sözkonusudur. Bu güvensizliğin
temelinde, işçilerin sendikalari kendi öz örgütleri olarak göreme- meleri,
sendikalarına yabancılaşmaları, dolayısıyla sendikaların kendi çıkarlarını koruyamayacağı
düşüncesinin yaygınlaşması bulunuyor.
Siyasal alanda etkisizlik!
Yaşanan sorunların kriz olarak nitelenmesine yolaçan bir başka olgu,
sendikaların işçi sınıfının taleplerini siyaset alanına taşımada giderek daha
da etkisizleşmesidir. Sendikalar bugüne değin, ister baskı grubu oluşturarak,
ister lobi faaliyetine girişerek, isterse ''ekonomik, demokratik ve siyasal
mücadelenin bütünselliğini gözeterek'' siyasal olarak üstlenegeldikleri
işlevlerden giderek uzaklaşıyorlar . Bir başka deyişle, sendikalar, işçi
sınıfının talep ve düşüncelerini siyasal alana taşımakta eskisi gibi etki- li
değiller. Buradan sendikaların bu geleneksel siyasal ''işlevlerinin''olumlu
olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Aksine, sendikaların böyle bir araç haline
getirilmeleri, yani ''ekonomik'' alandan siyaset üzerine baskı kurma aracı
olarak görülmeleri zaten hatalı bir yaklaşımdı.
Bütün bunların yanısıra, özellikle genç işçi kitleleri arasında gelişkin bir
sınıf bilincinin oluşmaması, hatta artan bireyselleşme eğilimleriyle birlikte,
sınıf bi- lincinde belirgin bir körelmenin yaşanması, sendikal krizle
bağlantılı olgular olarak göze çarpıyor.
****
Bu olgular çoğaltılabilir. Bunların tersine örnekler de gösterilebilir, ama bu
tür örnekler henüz genel bir eğilimi değil, bugünkü kriz ortamından çıkış için
gereken önemli ipuçlarını temsil ediyorlar. Özellikle emperyalizme bağımlı
birçok ülkede, düzenle bütünleşmiş ve düzenin bir parçası haline gelmiş olan
geleneksel sendikal hareketler açısından sendikal kriz, bir çöküntü biçiminde
yaşanıyor. Hemen be- lirtelim ki, sendikal kriz tek başına ortaya çıkan bir
olgu değildir. Bütün bu göstergelerin tanımladığı sendikal kriz, aslında emek
hareketinin, daha genel olarak ezilenlerin toplumsal hareketlerinin krizinin
bir parçasıdır.
Peki, sendikal kriz ya da çöküntünün, emek hareketinin ve onun bir parçası olan
sendikal hareketin geleceği açısından taşıdığı anlam nedir?
Giderek bir çöküntü olarak yaşanan sendikal krizin ortaya koyduğu asıl sorun,
geleneksel sendikal hareketin parçası olan örgütlenmelerin, krizi yaratan
gelişmeler karşısmda direnç gösterememeleridir. Geleneksel sendikalar ,
sendikal etkinliği zayıflatan eğilimleri tersine çevirmekte başarısızdırlar. Bu
durumun en açık örneklerinden birisi de Türkiye'de yaşanıyor.
Sendikal hareketin geleceği açısından atılacak adımlar bir reform olarak
tasarlanamaz. Sendikal harekette gereksinim duyulan, tepeden tırnağa gerçek bir
yenilenme, gerçek bir devrimdir .
KRİZİN TEMEL NEDENLERİ
Sendikal bürokrasi
ve yozlaşma
Öznel unsurların en başta geleni, geleneksel sendikal hareketin büyük bir
bölümünü saran, yozlaşmış kast ilişkilerinde somutlaşmaktadır. Geleneksel
sendikaların önemli. bir bölümünde, sendikal demokrasinin adı bile zaten
yoktur. Bu tip sendikalarda, işçilerin söz ve karar sahibi olmasını sağlayacak
hiçbir organlaşma yoktur. Sendikal politikalar ve bütün önemli kararlar,
işçilerin dışında merkezileşmiş yönetim mekanizmalarında yeralanlar tarafından
belirlenmektedir.
Bürokratik sendikacılık, bugün gelinen noktada artık sadece anti-demokratik bir
tutum olmaktan çıkmış, sendikal harekette ciddi bir çürüme kaynağı oluşturmaya
başlamıştır.
Yöneticilerin siyasal zihniyetleri de bir başka öznel unsur olarak öne
çıkmaktadır. Yaşanan sendikal kriz karşısında çözümü, eldeki mevcudu korumakta
arayan, bunun için düzenle daha fazla bütünleşen, sermayeyle yeni bir uzlaşma
arayışı içine giren sendikal siyaset yaklaşımı, krizin bu denli etkili
olmasında belirleyici bir unsur haline gelmektedir.
İdeolojik hegemonyanın dağılması
Aslında gerek bürokratik-yozlaşmış yöneticilik gerekse korumacı-tutucu
zihniyet, daha temelde yatan bir öznel unsurun sonuçlarıdır.Bu da sosyalizmin,
yani işçi sınıfının insani kurtuluş umudunun, emek hareketi üzerindeki
ideolojik hegemonyasının kırılmış olmasıdır. İşçi sınıfının en yüksek
örgütlenme biçimi olan sosyalizmin reel uygulamalarının yenilgisi ve bağımlı
ülkelerdeki kurtuluş hareketlerinin çözülüşü, emek hareketini ideolojik/politik
saldınlar karşısında eskisine göre daha güçsüz ve savunmasız bıraktı. Emek
hareketlerinin bu koşullarda yaşadığı ideolojik- politik yalpalamalar , işçi
sınıfının gündelik ve politik çıkarları arasındaki bağın tamamen
kopartılmasıyla sonuçlandı. Düzenle bütünleşme, teslimiyet, sendika- ları
düzenle daha da bütünleştirmeye yönelik sermaye stratejilerinin ( çağdaş
sendikacılık vb. ) yaygınlaşmasına neden oldu.
İdeolojik-politik yalpalama sendikal hareketi bir siyasal önderlikten de
tamamen yoksun bıraktı. Bu da sendikal harekette hedefin ve yönün
belirsizleşmesine, sendikal etkinliğin sadece ''varolan üyelerin işçi-işveren
ilişkilerinden kaynaklanan " sorunlarının çözümü'' ekseninde
tanımlanmasına zemin oluşturdu. Bu koşullarda sendikal kadrolar da erozyona
uğradı; eski kadrolarm bir bölümü sınıfın bilinçli eylemine dair inançlarını
yitirirken, yeni sendikal kadroların ortaya çıkmasına ve önder konumlara
gelmesine imkan sağlayan bağlantı kayışları oluşamadı.
***
Sendikal çöküntüyü yaratan bu öznel unsurlar önemlidir. Ancak tek başma bu
öznel nedenler bugünkü sendikal çöküntünün çözümlenmesi açısından yeterli
değildir.
Çünkü sendikal krizi yaratan nesnel koşullar, sendikal kadroların bütün bu
öznel olumsuzluklara sahip olmadığı koşullarda bile sendikal etkinliğin
güçlenmesini engelleyebiliyor. Bir başka ifadeyle, sendikal demokrasinin
işlerliğinin sağlandığı, sendika yöneticilerinin bağımsız ve militan bir tutum
sergiledikleri koşullarda bile, sendikal hareket güç yitirmeye devam
edebiliyor; ya da en azından gücünü arttıramıyor .Çünkü sadece "bu
olumluluklar, krize, neden olan nesnel gelişmeler karşısında bir direnç
yaratmaya yetmiyor.
Bu noktada krizi yaratan nesnel unsurları dikkate almak zorunludur. Sendikal
hareketi krizden çıkarabilmek, yani yeni bir sendikal hareket yaratabilmek de,
büyük ölçüde bu nesnel gelişmelerin yolaçtığı sorunlara karşı bir direnç
eğilimi oluşturabilmekten geçiyor.
Geleneksel örgütlenme, mücadele ve dayanışma tarzları içinde kalınarak
yürütülen sendikal etkinlikler, işçi sınıfı saflarında sermayenin saldırı
stratejilerine bağlı olarak ortaya çıkan değişimlere yanıt sunamıyor. Kısacası
sendikal krizi, ''işçi sınıfını bütün düzeylerde etkileyen genel değişim
sürecinin yolaçtığı sonuçlar karşısında, mevcut sendikaların yönetim,
örgütlenme ve mücadele biçimlerinin çözümsüzlüğü'' olarak tanımlamak mümkündür
. Geleneksel sendikalar değişimin ortaya çıkardığı sonuçlarla başa çıkabilme
gücünde değillerdir.
YENİ SERMAYE STRATEJİSİ
Sermayenin yeni
stratejisi, kapitalist sistemdeki değişim sürecinin, yaygın deyimiyle ''yeni
dünya düzeni ve küreselleşme''nin bir unsurudur.
Yeni sermaye stratejisi, kar oranlarının düşme eğilimiyle ortaya çıkan
kapitalizmin krizini, kapitalist sınıflar lehine aşmayı öngörmektedir .Bunun
için, uluslararası işbölümünden çalışma ilişkilerine, işletme yapılarından emek
süreçlerine kadar bir dizi alanda radikal değişikliklere gidilmiştir.
1970'li yılların başından itibaren uygulamaya konan ve özellikle 1980'lerde
hemen hemen bütün dünya ülkelerine yaygınlaştırılan yeni sermaye stratejisinin
yol açtığı belli başlı değişimler şöyle özetlenebilir:
Yeni liberal ekonomik düzenlemeye bağlı olarak yeni bir uluslararası işbölümü
oluşturulmuştur. Bu yeni uluslararası işbölümünün araçları ticari ve mali
serbestleştirme, özelleştirme ve esnek uzmanlaşmadır. Bu işbölümünde
emperyalist ü1keler bilgisayar yazılımı, enformasyon teknolojileri ve
biyoteknoloji gibi egemen teknolojilere dayalı sektörleri üstlenirken; daha
geri teknolojilere bağlı ve özellikle emek yoğun sektörleri ve üretim
aşamalarını bağımlı ülkelere aktarıyorlar.
Özellikle mali sermayenin her türlü akışkanlığının önündeki engellerin
kaldırılmasıyla hızlandırılan bu süreç bir yandan uluslararası düzlemde
eşitsizliği derinleştiriyor, bir yandan da her ülkenin kendi içinde ana
sanayilerle, yan sanayiler ve buna bağlı olarak çekirdek işgücü ve çevre işgücü
gibi ayrımlar yaratıyor.
Özelleştirme, özellikle eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi kamu hizmeti
olarak tanımlanan ve dolayısıyla piyasa ilişkilerinin kısmen dışında olan
alanlara da girerek sermayeye yeni yatırım, yani kar alanları açıyor. Ayrıca
mali piyasaların serbestleştirilmesi, yani mali sermaye önündeki denetimin
kaldırılmasıyla, büyük bir mali sermaye kitlesi, dünya çapında dolaşmaya ve
ülkelerin faiz-döviz politikalarını belirlemeye başlıyor.
Tekelleşme son hızıyla sürüyor. Dünya ekonomisini birkaç yüz uluslararası tekel
kontrol edebiliyor. Dikey entegrasyon, yani küçük ve orta ölçekli işletmelerin,
tekel niteliğindeki ana şirketlerle bütünleşmeleri artıyor. Bugünkü kapitalizm
koşullarında küçük ve orta ölçekli işletmelerin, kendi başlarına nihai
tüketiciye üretim yaparak yaşama şansları kalmamıştır. Bu gelişme, uluslararası
işbölümü açısından bakıldığın- da, bağımlı ülkelerdeki yatırımların büyük bir
bölümünün, uluslararası tekellere üretim yapan taşeron niteliği kazanmasına yol
açıyor.
Küçük ve orta ölçekli işletmeler
Bununla birlikte işletme yapıları ve stratejileri hızla değişiyor.
Teknolojideki gelişmelere bağlı dolarak, işletmeler küçük birimler halinde
örgütleniyor , dev bir ahtapotun kolları gibi çalışıyorlar .Siemens patronunun
deyimiyle, kapitalist işletmeler ''eskiden okyanusta yüzen dev transatlantikler
iken, bugün nehirde yüzen yüzlerce sürat teknesi'' haline dönüştürülüyor.
Bu işletme yapılarının tipik bir sonucu yeni sanayi havzalarının oluşturulmasında
görülüyor.Emperyalist ülkelerde, özellikle maden demir-çelik gibi sektörlerde
faaliyet gösteren büyük ölçekli fabrikaların bulunduğu eski sanayi bölgeleri
bir bir kapanırken, bunların yerini yüksek teknolojiye dayalı ürünlerin
üretildiği küçük ve orta ölçekli işyerlerinin bulunduğu bölgeler alıyor.
Bağımlı ülkelerde ise sanayileşme, yeni uluslararası işbölümüne bağlı olarak,
özellikle emek yoğun hafif tüketim maddelerini üreten sektörlerde ve dünya
çapındaki üretimin, daha emek yoğun olan aşamalarında yoğunlaşmaktadır .Bunun
sonucu, bu tip ükelerde küçük ve orta işletmelerden oluşan yeni organize sanayi
bölgelerinin kurulmasıdır. Türkiye'deki Çorlu-Çerkezköy-Lüleburgaz,
Kartal-Ümraniye-Esenyurt, Gebze-İzmit- Adapazarı, Adana- Mersin-Gaziantep, İzmir-
Manisa- Denizli, Bilecik-Bozüyük-Eskişehir, Bursa vb. bu tür bir işbölümü
sonucunda gelişen sanayi bölgeleridir.
Emek süreci ve emek yönetimi
Sermayenin yeniden yapılanması, işletmelerdeki emek süreçlerinde de değişim
yaratıyor. Nitelikli çekirdek işgücünü istihdam eden yüksek teknolojiye dayalı
işletmelerde, Japon tipi ''toplam kalite yönetimi'' anlayışı hakim kılınmaya
çalışılıyor. ''Kalite çemberleri'' gibi araçlarla sürdürülen bu emek yönetimi
tekniği, çalışma sisteminde (ücretler, ça1ışma saatleri, izinler vb.) onaya
dayalı bir ''esneklik'' sağlamayı amaçlıyor. ''Esneklik'', sermayenin kar
oranlarmı arttırabilmek ve pazar payını genişletebilmek amacıyla gündeme
getirdiği temel politikaların başında geliyor.
Sermayenin ''esneklik'' politikası, işten atma özgürlüğü anlamına gelen
''sayısal esneklik'', işçinin kol ve kafa emeğinin bütününü üretime katmayı
amaçlayan ''işlevsel esneklik'', çalışma zamanının belirsizleşmesine yol açan
''zaman esnekliği'', sendikal ve sosyal hakların zayıflatılmasını amaçlayan
''mevzuat esnekliği'' gibi kavramlarla sunuluyor. (Bu noktada sermayenin, kendi
''esneklik'' politikasını, ''kafa ve kol emeği ayrımının ortadan kalkması'',
''monoton ve rutin işlerin son bulması'', ''işin insanileştirilmesi ve
zenginleştirilmesi'' gibi ideolojik motiflerle sunması karşısında, ''ayrıntılı
işbölümünü savunan'' bir çizgiye düşmek doğru değildir. ''Esnekliğe'' sadece
karşı çıkmak yetmez; mutlaka somut öneriler geliştirilmelidir.)
Emeğin yoğun olarak kullanıldığı yan sanayilerde ve özellikle hizmetler
alanında ise ''esneklik'', geçen yüzyıldan devralınan ''vahşi kapitalist''
yöntemlerle gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Bunun en çarpıcı sonucu
işçi-işveren ilişkilerinin vahşi saldırı yöntemleri temelinde yeniden
örgütlenmesidir.
Bu yüzden dünya çapında emeğin tarihsel kazanımlarına yönelik saldırı çok
çeşitli yöntemlerle sürdürülüyor .Sendikal örgütlenme, toplu pazarlık, grev
gibi kollektif haklar budanıyor; çalışma ilişkileri bireyselleştirilmeye
çalışılıyor .Bir başka deyişle, işçiler sınıfsal örgütlenmeleri dağıtılarak,
tek tek bireyler olarak pazarlık masasına oturtulmak isteniyorlar.
Bunu sağlamanın aracı olarak özellikle bağımlı ülkelerde varolan sendikal hak
ve özgürlükler yasal engeller ve baskı yoluyla kısıtlanıyor. Bunun en açık
örneği 12 Eylül sonrası ülkemizde yaşanmıştır. 'Bütün bu değişimler işçi
sınıfının yapısını etkiliyor ve geleneksel sendikal hareketin sorunlarını
ağırlaştırıyor.
YENİ PROLETERLEŞTİRME DALGASI
Geleneksel işçi
sınıfı, yeni işçi kitlesi
Modem proletaryanın oluşumunda tarihsel olarak 18. yüzyılın sonlarında yaşanan
sanayi devrimi belirleyici bir rol oynadı. Sanayi devrimi ile birlikte,
manüfaktür üretimi büyük fabrika sistemine dönüştü;bu üretim sistemi, kitlesel
üretim ve ayrıntılı işbölümü temelinde standart (vasıfsız) işçi tipini tarih
sahnesine çıkardı. Kırdan koparılan kitlelerin mülksüzleştirilerek bu sistem
içerisine dahil edilmeleri, sınıf mücadelesinin yükselmesine de zemin
oluşturdu; mülksüz kitlelerin, toplumun diğer kesimlerinden farklılaşmış
bağımsız çıkarları etrafında mücadeleye girişmeleri modern proletaryanın
doğumunu müjdeledi.
20. yüzyıl tarihi boyunca gelişen işçi hareketlerinin, sendikaların ve siyasal
örgütlerin dayandığı temel de bu işçi kitlesi; yani büyük ölçekli işyerlerinde düzenli
biçimde istihdam edilen vasıfsız işçi kitlesi oldu. Bu işçi sınıfı yapısı,
bugüne kadar varlığmı koruyan kitle sendikalarının temel dayanağını oluşturdu.
Elektriğin temel enerji kaynağı haline gelmesiyle sıçrama kazanan bu üretim
sistemi Fordist üretim biçimi (bant sistemi) ve Taylorist (fabrika içi
ayrıntılı işbölümü) ,emek yönetimi teknikleriyle dünya çapında egemenlik
kazandı. Bu sistem 1970'lere kadar egemenliğini korudu.
1970'ler kapitalizmin tarihindeki son krizin başlangıç yıllarıdır. Bu kriz,
yukarda genel hatlarını özetlediğimiz yeni sermaye stratejisini gündeme
getirdi.Yeni sermaye stratejisi, işçi sınıfının yapısında köklü değişikliklere
yol açıyor; işçi sınıfının geleneksel yapısını/bileşimini çözen, ama önemli
ölçüde yeni özellikler taşıyan yeni bir işçi kitlesini tarih sahnesine çıkaran
bir işlev görüyor.
''Büyük ölçekli işyeri; düzenli istihdam'' temeline dayalı eski işçi kitlesinin
nicel olarak zayıflaması, burjuva ideolojisi tarafından, ''elveda proletarya''
sloganıyla özetlenen bir bakış açısıyla değerlendiriliyor. Öte yandan bu
gelişme, sımfa dayalı bütün düşüncelerin ve örgütlenme biçimlerinin sona erdiği
şeklindeki yanlış düşünceye de temel oluşturuyor.
Oysa karşı karşıya olduğumuz olgu işçi smıfımn ortadan kalkması değil, eskisinden
daha yaygın ve bütün dünya ülkelerini kapsayacak biçimde yeniden
şekillenmesidir. Ne teknolojideki gelişmeler ne de diğer olgular işçi sınıfının
varlığını ortadan kaldır- maktadır. Bazı işletmelerde emekten tasarruf eden
teknolojilerin devreye girmesi genel işçileşme sürecini engelleyici bir unsur
değildir. Aksine teknolojik gelişmeler işsizliğe yol açsa da toplam olarak
çalışan işçi kitlesinin nicel büyüklüğünde ciddi bir sıçrama yaşandığı
görülüyor. Emperyalist merkez ülkelerde ekonomideki durgunluğa, bazı
sektörlerin ve yatırımların başka ülkelere kayması ve teknolojik gelişmeye
bağlı olarak işsizlik ve istihdamda hizmet sektörünün payı artarken, bağımlı
ülkelerde imalat ve hizmet sektörlerinde çalışan işçi kitleleri sayıca büyüyor.
Bu yeni bir proleterleştirme sürecidir ve eski proleterleştirme süreçlerinde
olduğu gibi kırdan ve küçük üretimden koparılan kitlelerin
mülksüzleştirilmesine dayanmaktadır. İç ve dış göçlerle kentlere yığılan
kitlelerin ücretli olarak çalıştırılmaları, kentlerdeki küçük burjuvazinin bir
bölumünün tasfiye edilerek işçileştirilmeleri gibi olgular, yeni
proleterleştirme dalgasının eski proleterleştirme dönemleriyle ortak yönünü
oluşturmaktadır.
Ancak bu kez mülksüz kitlelerin işçi olarak istihdamı eskisi gibi ''büyük
fabrika, kitle üretimi, düzenli istihdam'' temelinde değil, küçük ve orta
ölçekli işletmelerde, yeni sektörlerde, özellikle hizmetler alanında ve
düzensiz temelde gerçekleşmektedir. Bunlarla birlikte yapısal işsizliğin ve
işsiz kitlesinin varlığı da yeni proleterleştirme dalgasının ayırdedici
tarafıdır. Yeni proleterleştirme dalgası, işçisi/işsiziyle çok katmanlı,
parçalı, heterojen bir yeni işçi kitlesini tarih sahnesine çıkarmaktadır .
Yeni işçi kitlesinin özellikleri
Çalışma biçimleri açısından bakıldığmda, düzenli bir çalışma sisteminin
yanısıra, part-time, geçici, mevsimlik çalışma, evde çalışma, uzaktan çalışma
gibi yeni düzensiz çalışma biçimlerinin hızla arttığı gözleniyor .Özellikle
part-time (kısmi zamanlı) çalışanların toplam işgücü içindeki payları gittikçe
artıyor. Buna karşılık, bizim gibi ülkelerde, taşeronlaştırma yoluyla geçici,
sözleşmeli veya mevsimlik iş- çilikte önemli bir artış gözleniyor. Yine
tekstil, kimya, gıda gibi emek yoğun sektörlerde ''evde çalışma'' sistemi
önemli bir gelişme kaydediyor.
Bu yeni çalışma biçimleri özellikle kadın, çocuk, göçmen, azınlık ve ulusal
eşitsizliğe maruz kalan emekçilerin üzerindeki sömürüyü yoğunlaştırıyor .Çünkü
kadınların, çocukların, göçmenlerin ve ulusal eşitsizliğe maruz kalan ( ezilen
halk) emekçile- rin,'(önneğin Avrupa'da Türklerin, ABD'de Meksikalıların ya da
Türkiye'de Kürtlerin) daha düzensiz bir biçimde ve daha düşük ücretlerle
çalıştırılmaları kolay görülüyor.
Devletin ekonomideki rolününün değişmesine bağlı olarak kamu çalışanlarının
büyük bir bölümü de bu yeni işçi kitlesine dahil oluyorlar. Ayrıca kentlerin
yoksul kenar mahallelerinde yoğunlaşan, kısa süreli işlerde çalışan yarı
işçi-yarı işsiz kitleler ve informel sektör çalışanları da yeni işçi kitlesi
içinde giderek daha fazla önem kazanıyorlar.
İşletme yapıları ve sektörel dağılım açısından bakıldığında, yeni işçi
kitlesinin yeni sanayi bölgelerinde; hizmetler alanındaki işkollarında; ana
işletmelerden çok, ana işletmelere üretim yapan yan sanayilerde yoğunlaştığı
görülüyor. Yeni sanayi bölgelerindeki üretim birimleri, farklı işkollarında
yeralan ama emek yönetimi açısından ortak politikalara sahip küçük ve orta
ölçekli işletmelerden oluşuyor. Hizmetler alanındaki gelişme ise turizm,
büro-ticaret, ulaştırma, haberleşme, banka-finans, sağlık, eğitim, enerji ve
yerel hizmetler gibi işkollarında somut olarak yaşanıyor.
İşçi hakları açısından bakıldığında, yeni işçi kitlesinin esnek çalışma
sistemine bağlı hale getirildiği görülüyor. Esnek çalışma, işçiler arasında
ücret farklılığı, sendikasız, hatta sigortasız çalışma, düzensiz çalışma
saatleri, düzensiz vardiya sistemi, yoğun işçi sirkülasyonu,yani işten
atılmalar gibiolgularla ortaya çıkıyor.
Bütün bunların sonucu olarak, işyerine bağımlılığı zayıf, sınıfsal bağları
gevşek, dağınık ve düzensiz, çok katmanlı (heterojen) ve çoğunlukla genç yeni
bir işçi kitlesiyle karşı karşıya olduğumuz açıktır. Bu yeni işçi kitlesini
ağır sömürü koşullarında çalıştırmak temel bir sermaye stratejisi olarak
dünyanın dört bir yanında hüküm sürüyor. Türkiye'de yeni işçi kitlesinin
oldukça önemli bir sayıya ulaştığı, hat- ta işçi sınıfının ana gövdesini
oluşturduğu da gerçektir.
Nitelikli işgücü
Bu çerçevede,nitelikli jşgücünün, yani büyük ölçüde kafa emeğini kullanan,
eğitim düzeyi yüksek ve genel olarak çekirdek işgücü içinde yer alan işçilerin
nasıl değerlendirilmesi gerektiği sorulabilir. Burada aslında bir yandan da
bilginin metalaşmasına bağlı olarak, kafa emekçilerinin proleterleştirildiği
bir süreçle karşı karşıyayız.
Mühendis, mimar ve hekim örneklerinden yola çıkılırsa, bu meslek gruplarının
ücretli istihdamında eskisinden farklı bir emek-sermaye ilişkisinin geliştiği
görülecektir. Özellikle hekimlerin, sağlık hizmetlerinin metalaştırılmasına
(özel hastaneler vb.) paralel olarak ücretli istihdamı artıyor, mühendis emeği
ise üretim sürecinde karar mekanizmasındaki merkezi konumunu giderek yitiriyor;
bu anlamda ''va- sıfsızlaşıyor''. Yeni teknolojiler üretim sürecinde dikey
ayrışmayı, bir başka deyişle derinlemesine işbölümünü zayıflatırken, üretimde
kafa ve kol emeğinin daha çok içiçe geçmesine yol açıyor. Bu ise, eskiden
üretimdeki karar süıeçlerinde merkezi bir role sahip olan ücretli mühendislerin
karar sürecinin dışına itilmesini ve doğrudan üretimin içinde yer almasını
doğuruyor. Bu 'vasıfsızlaşma'', yüksek teknolojiye uyum sağlayamama ya da
eğitimsiz olma değil, üretim sürecinin bütününe müdahale edememe anlamına
geliyor. Karar mekanizması ise yeni teknolojilerin bilgiyi denetleme imkan
sağlaması nedeniyle doğrudan doğruya sermayedarın kendisine geçiyor.
Gerek kafa emeğinin gerekse çekirdek işgücü içinde yer alan kol emeğinin,
göreli olarak daha iyi koşullarda ( daha yüksek ücret, daha iyi çalışma
koşulları vb.) istihdam edildiği de biliniyor. Ama yeni emek yönetim
teknikleriyle işverenin karı için tüm yeteneklerini seferber etmeye yöneltilen
çekirdek işgücü de, bu biçimde aslında eskisinden daha yoğun bir sömürüye tabi
tutuluyor.
Ancak işçi sınıfı içindeki farklılaşma ve bunun yol açtığı ''çıkar
farklılığı'', bu durumun bilince çıkmasının önünde engel oluşturuyor. Çekirdek
işgücünden tümüyle farklı koşullarda çalıştırılan, daha ağır çalışma şartlarına
sahip çevre işgücünün varlığı, çekirdek işgücü içinde yer alan işçilerin kendi
durumlarını muhafaza etmeye yönelik bir zemin oluşturuyor. Yeni bir işçi
aristokrasisi görüntüsü oluşturan bu durum, kuşkusuz, bu işçi kitlesinin sınıf
olma özelliğini yitirdiği anlamına gelmez. Olsa olsa geçici bir ''mutlu, fakat
işsizlerin oluşturduğu tehdit nedeniyle tedirgin azınlık'' konumu kazandıklarını
gösterir.
Burada işletmeye bağımlılık ve daha yüksek çalışma standartları, diğer işçi
sınıfı katmanlarından uzaklaşma gibi eğilimler , yeni bir emek hareketinin
yaratılmasının önünde somut engeller oluştursa da bu engeller aşılmaz değildir
.Bu kesime yönelik sınıfın birliğini öne çıkaran sürekli bir ideolojik
kampanya, burjuva ideolojisi tarafından sınıfın çeşitli katmanları arasına
örülen duvarları parçalamaya hizmet edecektir.
Bununla birlikte çekirdek işgücünün yeni bir emek hareketinin gerçek bir
parçası haline getirilebilmesi, örgütsüz ve dağınık çevre işgücünü, yeni bir
emek hareketinin oluşumunda ana gövde yapabilmeye bağlıdır .Bu ise yeni işçi
kitlesinin, sınıf mücadelesinde kazanacağı mevzilerin korunması ve
güçlendirilmesiyle olanaklıdır.
Sermaye şiddeti ve yeni işçi kitlesi
Yeni işçi kitlelerinin kendi aralarındaki bağlar, kapitalizm karşısında aynı
sömürü koşullarına tabi kılınmalarıyla kuruluyor. Benzer sömürü koşulları
potansiyel olarak bir sınıfsal birlik imkanı yaratıyor, ancak bu olanak
kendiliğinden biçimde ortaya çı- kamıyor .Yeni işçi kitlesini, sanayi
devriminin proletaryasından farklı kılan ögelerden biri budur . Ancak bu durum
bilinçli bir eylem çizgisi tarafından aşılabilir pratik bir zorluktur.
Sınıf kimliği sınıf mücadelesi içinde kazanılan bir özelliktir. Bir toplumsal
kesimin sınıf özelliğini kazanması kategorik değil, tarihsel bir oluşumdur.
Sınıflaşmanın dayandığı temel, üretim içindeki konum olmakla birlikte bunun
somut bir biçim kazandığı yer sınıf mücadelesidir .Sınıf mücadelesinin herhangi
bir düzeyi ise siyasetten bağımsız değildir , tersine geniş anlamda siyasetin
kendisidir .Dolayısıyla temel sorunlardan biri, yeni işçi kitlesinin sınıflaşma
sürecini inceleyerek, burjuva ideolojisinin işçi sınıfına dayattığı bireyselleşmeyi
aşan kollektif bir sınıf kimliğinin yaratılabileceği mücadele ve örgütlenme
biçimlerini saptamaktır.
Sorunun çözümü için öncelikle, yeni işçi kitlesini doğuran proleterleştirme
sürecinin ana özelliklerini incelemek gereklidir.
Tarihteki her proleterleştirme döneminde olduğu gibi, bu yeni dönemde de
proleterleştirme, işçi sınıfının geleneksel mevzilerini dağıtan bir sermaye
şiddetinin açtığı yolda ilerliyor .Burada devletin egemen smıfların baskı ve
zor aygıtı olma niteliği bütün çıplaklığıyla öne çıkıyor. Devlet, ''sosyal''
örtülerinden sıyrılarak, bu öz niteliğini oluşturan çıplak bir şiddeti, emekçi
sınıflar ve ezilenler üzerinde uygu- luyor.
Sanayi Devrimi 'ndeki proleterleştirme, tarlaların ''çitlenmesi'', yani
meraların köylülere kapatılması yoluyla kırın insansızlaştırılması, müksüzleşen
köylülerin sanayi kentlerine göçü ve fabrikalarda, madenlerde insanlık dışı
koşullarda çalıştırılmaları biçiminde gerçekleşmişti. O dönemde siyasal baskı
mekanizması ve sermayenin doğrudan şiddetinin genel hedefleri, ücretler ve
çalışma koşullarının bu koşullara göre şekillendirilmesiydi.
İçinde bulunduğumuz dönemdeki şiddetin en genel hedefi ise, işçi sınıfının
bütün kollektif örgütlülüklerinin dağıtılması, tüm öz savunma direncinin
kırılması, yani örgütsüzleştirme, depolitizasyon, bireyselleştirme ve her türlü
başkaldırının fiilen ezilmesidir .Sermaye ve devlet bu genel hedeflerine
ulaşmak üzere iki temel yol izlemektedir .Bunlardan birincisi sermayenin işçi
direnişlerine karşı, kendi örgütlenme özelliklerinin de bir yansıması olarak
ortaya çıkan, mafya tarzı doğrudan şiddete yaygın biçimde başvurmasıdır .İkinci
yol, 1990'larda yaygınlaşan ''terörizm tehditi'' kavramının giderek isyankar
işçi direnişlerini de kapsar biçimde kullanılmasıdır .Kısacası, gerek
sermayenin mafya tarzı doğrudan şiddeti, gerekse rejimin niteliğini belirleyen
örgütlü siyasal şiddeti, üretimin yeni bir temelde örgütlenmesinin kurucu
unsurlarından birisi halini almıştır.
Bu olgu, belirli sanayi ve hizmet kollarında yeni bir vahşi kapitalizm
(mafyalaşma, üretiminin her aşamasının zor ve baskıya dayandırılması vb.)
olarak yaşanırken, sendikal hakların görece daha iyi olduğu ülkelerde ve/veya
işkollarında saldırgan ideolojik kampanyalarla gerçekleşiyor. Her iki durumda
da işçi sınıfına yönelik fiziksel-politik şiddet biçimleri, ideolojik-politik
şiddetle içiçe gelişmektedir. Ve her iki durumda da yeni işçi kitleleri bu
saldırgan siyasetin başlıca hedefi durumundadırlar. Sendikasız işçilerin
direnişi ''terörle mücadele'' kapsamına kolaylıkla sokulabilmekte, diğer
yandan, geleneksel işçi tipi kadar bile saygı görmeyen bu kesimler her türlü
toplumsal aşağılama ve ayrımcılığın hedefi haline gelmektedirler.
Sendikal haklara yönelik sermaye yaklaşımının en açık örneği, Dünya Bankası 'nın
''Bütünleşen Dünyada İşçiler'' başlığını taşıyan raporunda belirtilmektedir. Bu
Rapor'da sendikalar, 'işgücü piyasasında tekeller'' olarak gösterilirken,
sendikalara önerilen tek politika, işletme stratejileriyle bütünleşmeleri, yani
işletme/işyeri sendikaları haline gelmeleridir.
Emeğe yönelik bu ideolojik, politik ve fiziksel şiddet dalgası, emek hareketini
tümüyle tasfiye etmeyi, bunun için de emeğin öz savunma eylemini ve bunun bütün
temel örgütlenme biçimlerini yok etmeyi ya da etkisizleştirmeyi amaçlıyor.
Yeni işçi kitlesi ise tam da bu şiddet dalgasının içınde ortaya çıkıyor.
Sermayenin çok yönlü stratejisınin bir sonucu olarak işçi sınıfının
yapısında/bileşiminde parçalanma yaygınlaşıyor. Yeni istihdam odakları, örneğin
organize sanayi bölgeleri; tekstil, gıda, kimya gibi uluslararası işbölümünden
kaynaklanan yükselen imalat işkolları; turizm, ulaştırma, sağlık, büro-ticaret
gibi hizmet sektörünün alt kolları egemen hale geliyor. Fason üretim, evde
çalışma, taşeron işçiliği, geçici-mevsimlik ya da sözleşmeli çalışma gibi yeni
çalışma biçimleri yaygınlaşırken, kamu çalışanları işçi sınıfının organik bir
parçası haline geliyor; kadın ve çocuk emeğinin yaygın sömürüsü genelleşiyor.
Özetlersek; ''yeni proleterleştirme dalgası'' birkaç yöntemle yeni işçi
kitleleri yaratıyor. Birincisi, işletme içi taşeronlaştırma gibi yöntemlerle
işyerindeki sınıf içi farklılaşmaları ve farklı çalışma biçimleri arasındaki
ayrılığı derinleştirme yöntemidir. Bunun en tipik ömeğini kamu işletmelerinde
ve özel sektöre ait imalat sanayi işyerlerinde görebilmek mümkündür. Örneğin,
enerji üretimi ve dağıtımı hizmetinin neredeyse her aşaması taşeron firmalar
tarafından yapılıyor. Taşeron firmaların işçileri, sendikasız ve çoğunlukla
sigortasız çalıştırılıyor.
İkincisi, kapitalizmin ''stoksuz üretim'', ''yalın üretim'' gibi ihtiyaçlarını
tatmin etmek amacıyla, bazı üretim birimlerinin işletmenin dışına çıkarılması,
ana ve yan sanayi ayrımlarmm pekiştirilmesi yöntemidir .Bunun en açık örneğini
otomobil fab- rikalarında görüyoruz. Otomotiv sektörü, ana fabrika ve ana
fabrikaya üretim yapan yan işletmeler olarak örgütlenmiş durumdadır ve yan
sanayi işçileri düşük haklarla çalıştırılmaktadır.
Üçüncüsü, hizmet sektörünün genişlemesidir . Turizm, ulaştırma/nakliye,
büro-ticaret, banka-finans, haberleşme iletişim gibi hizmet faaliyetlerinin
önemi ve bu faaliyetlerde istihdam edilen işçilerin sayısı hızla artıyor.
Dördüncüsü, işsiz, yarı işsiz ve informel sektör çalışanlarmm dünya çapında
genişlemesidir.
Sonuçta işçi sınıfı gerek işletme ölçeğinde gerekse ülke ve dünya düzleminde
parça parça bölünerek yeni işçi kitleleri yaratılmakta, bu yeni işçi kitleleri
daha vahşi ve ağır sömürü koşullarına maruz bırakılmaktadır .Bütün bu süreç
dünya çapında yeni bir işbölümüyle birlikte gelişiyor ve özellikle bağımlı
ülkelerde yeni işçi kitlesinin çoğal- masına yol açıyor.
Yeni işçi kitlesinin maruz kaldığı ağır sömürü koşulları, görünüşte, hala
düzenli istihdam biçimlerini koruyan büyük fabrika işçilerini etkilemiyor gibi
görünebilir. Ancak kısa vadede sermayenin işçi kesimleri arasında yarattığı bu
''çıkar çelişkisi'' sadece görünüşte ve geçicidir.
Bunun nedenleri şöyle özetlenebilir:
Birincisi, yeni işçi kitlesinin maruz kaldığı ağır sömürü, hiçbir zaman tamamen
ortadan kalkmayacak olan büyük fabrika işçilerinin çalışma ve yaşama
koşullarını da ağırlaştırıyor. İkincisi, emperyalizmle bütünleşmenin
derinleştiği işkollarındaki yeni tip büyük özel işyerlerinde, eskisinden çok
daha farklı çalışma ve sömürü koşulları egemen kılınıyor. Bu yeni tür işçi
kuşağı, hem eski sanayi işçilerinden hem de informel sektör işçilerinden
farklıdır. Birkaç kuşaktır işçi olan, eğitim, toplumsal duyarlılık ve
politikleşme düzeyi yüksek olan bu genç işçiler, ortak bir mücadele çerçevesi
içinde düzensiz işçilerle birleşmeye yatkın oldukları gibi, sınıf hareketinin
bütünü açısından da öncü roller üstlenme potansiyeline sahiptirler.
Türkiye'deki yaklaşık 10 milyon ücretli emekçinin ancak 1 milyonu sendikalı ve
toplu sözleşmelidir. Yaklaşık 1.5 milyon kamu çalışanı ve memur olduğu
düşünülürse, geriye kalan 8.5 milyon işçinin sendikasız olduğu görülecektir.
Bunun 4-4.5 milyonu ise sigortasızdır. Bu rakamlar da, yeni işçi kitlesinin
neden işçi sınıfının ana gövdesi haline geldiğini ortaya koymaktadır.
İşsizlik ve toplumsal dışlanma sorunu
Yapısal işsizliğin ve işsiz kitlesinin varlığı da yeni proleterleştirme
dalgasının ayırdedici yönlerinden biridir. Bu olgu, yeni işçi kitlesinin yeni
bir tarzda ör- gütlenmesi gerekliliğinin de temel nedenlerinden birini
oluşturmaktadır.
Kuşkusuz işsizlik kapitalizmin tarihsel bir sorunudur ve eskiden de işsizlik
sınıf mücadelesi içinde önemli bir role sahipti. Bununla birlikte tarihte ilk
kez ekonomik gelişme ile işsizlik arasında doğrusal bir ilişki görülüyor.
Geçmişteki işsizlik bugüne göre daha ''arızi'' bir özellik taşıyordu ve esasen
''yedek sanayi ordusu'' olma niteliğindeydi. Bununla birlikte ''tam
istihdamın'', yani işsizliğin ortadan kaldırılmasının , kapitalizmin uzunca bir
döneminde hedef olarak benimsendiği de biliniyor. Kuşkusuz bugün de işsizlik
çalışan işçi kitlelerinin haklarının budanması yönünde ''değerlendiriliyor'';
ama bugünkü işsizliğin temelinde teknolojik gelişmenin payı olduğu ve
işsizlerin önemli bir bölümünün üretimde ''yedek'' olarak bile yer iş- gal etmeyen
''dışlanmışlar'' kategorisini oluşturduğu kabul edilmelidir.
Bugünkü yapısal işsizliği tanımlamak amacıyla kullanılan ''toplumsal dışlanma
,, kavramı üretim için ''gereksiz'' bir mülksüzler kitlesine işaret ediyor. Tam
da bu nedenle yeni bir emek hareketinin yaratılmasında, bu ''yeni'' işsizleri
hesaba katmayan bir yaklaşımın başarı şansı kalmıyor. İşsizleri de kucaklayan
bir emek hareketi ise sadece işyerleri ile sınırlı ve geleneksel mücadele
araçları ile yetinen bir hareket ola- maz; yeni örgütlenme ve mücadele
araçlarına, ve işçi sınıfının taleplerinin toplumun ''dışlanan"
kesimlerini de kapsayacak tarzda oluşturulrnasına ihtiyaç vardır.
Bu sorun yalnızca sendikal örgütlenme açısından önem taşımıyor; üretimden
''dışlanma'' aynı zamanda, insanın insan olrna özelliğinin elinden alınması
anlamına geliyor. Dolayısıyla işsizleri de kapsayan bir emek hareketi, bu
insanlara bu özelliğin yeniden kazandınlması imkanını da taşıyor. Bu da
sendikal mücadelenin ekonomik, ideolojik ve politik muhtevasının yeniden
tanımlanmasını ve bu mücadelelerin yeni bir emek hareketi ekseninde
bütünleştirilmesini zorunlu kılıyor.
Yeni İşçi Kitlesi, Sınıf Mücadelesi ve Sınıf Bilinci
Yeni işçi kitlesi söz konusu olduğunda sınıf kimliğine,sınıf bilincine ilişkin
bir dizi soruyla karşılaşılıyor. ''Bunca dağınık bir çalışma sistematiğine
bağlı yeni işçi kitlesi sınıf kimliğini nereden alacak? Kendiliğinden sınıf
bilinci dinamiği kaldı mı? İşçilerin büyük bir bölümü kendini işçi olarak bile
görmüyor. Ya da alt kültürel kimlikler kendilerini ifade etmede daha
belirleyici değil mi?'' gibi değerlendirme ve sorular gündeme geliyor.
Yeni işçi kitlesinin, kendilerini diğer toplumsal kesimlerden ayırdeden bir
sınıfsal kimliğe dolaysız olarak ulaşmalarının zor olduğu görülüyor. Geleneksel
işçi sınıfının, ''büyük fabrika, kitlesel üretim'' sisteminden kaynaklanan
kendinde sınıf bilinci zemi- ni, yani kendiliğinden bir temelde gelişen ve
sınıfın bütününü içeren öz savunma eylemi, düzensiz istihdam edilen yeni işçi
kitlesi için geçerli değildir . İşçi sınıfının ilk oluşum sürecinde, üretimdeki
konumlarıyla aynı koşulları paylaşan işçi kitlelerinin ''kendiliğinden''
(sendikal) bir biçimde ortak bir tutum oluşturmaları, bu tutum alışın gittikçe
''kendinde'' (politik) bir sınıf bilincine dönüşmesi daha kolaydı. Bugün böyle
bir ''kendiliğinden'' bilinç zemininden ancak sınırlı bir alanda sözedebilmek
mümkündür. Çünkü yeni işçi kitlelerinin istihdam biçimleri, sınıfın bütününü
kapsayan gündelik bir mücadele sürecinin örgütlenmesini giderek daha da zorlaş-
tırmaktadır.
Oysa, ister gündelik sendikal isterse politik sınıf kimliği ve bilinci, üretim
sürecinde değil, ancak ve ancak sınıf mücadelesi sürecinde oluşur .Sınıf
mücadelesi, işçi sınıfını toplumsal olarak diğer sınıf ve katmanlardan farklılaştıran
bir işlev görür; bu farklı- laşma üretim içi ve üretim dışı alanlarda, yaşamın
bütününde ortaya çıkar. İlk oluşum evrelerinde işçi sınıfı, üretim içindeki
konumlanışın yanısıra burjuvazi karşısındaki nesnel konumu ve yaşam biçimiyle
de farklı bir sınıf kimliği edinmiştir.
Bugün sınıf mücadelesi koşulları, böylesine dolaysız ve nesnel bir sınıf
kimliği oluşumuna eskisi kadar elverişli değildir. En büyük engel de sınıfın
çok kat- manlı/parçalı ve dağınık yapısıdır. Bu dağınık yapımn ''kendiliğinden
,, bir tarzda sendikal bir sınıf bilincini doğurmasını beklemek doğru değildir.
Kuşkusuz, sınıf mücadelesi yine kendiliğinden biçimler altında da sürüyor: Emek
ile sermaye her gün atelyelerde, fabrikalarda, işyerlerinde nesnel olarak,
farklı sınıf çıkarları temelinde karşı karşıya geliyorlar ve bu zeminde
''işçilik bilinci'', yani tek tek işçilerin ya da işçi topluluklarımn işveren
karşısında bağımsız ve farklı çıkarlara sahip oldukları fikri gelişebiliyor.
Ancak bu parça parça mücadelelerin ''kendiliğinden'' bütünleşmesi, buradan
hareketle ''kendiliğinden'' bir emek hareketinin doğması, dolayısıyla ''işçilik
bilinci''nin dolaysız ve ''kendiliğinden'' sınıf bilincine dönüşmesi mümkün
görünmüyor . Çünkü parça parça direnişler , sınıfın bütünsel sendikal eylemine
kendiliğinden dönüşmüyor.
Bu nedenle yeni bir emek hareketinin dayanacağı sınıf bilinci, dar anlamda
işçilik bilinci değil, işçi sınıfının bir bütün olarak sermayenin ekonomik,
politik ve ideolojik egemenliğine karşı mücadelesini hedefleyen dolaysız olarak
siyasal bir bilinç olarak gelişmek zorundadır. Bu sınıf bilincinin mayalanacağı
zemin sadece işyerlerini değil, işçi sınıfının sermayeye karşı topyekün karşı
koyuş zeminlerinin bütününü kapsa- maktadır. Bir başka deyişle, yeni işçi
kitlesi sınıf bilincini sermayeye karşı direniş içinde elde edecek; işyeri ve
işkolu smırlarmı aşan topyekün bir mücadele içinde smıflaşacak ve
siyasallaşacaktır .Sermayenin işçi sınıfının yapısını parçalamaya, sınıfı parça
parça teslim almaya yönelik stratejisi, sermaye karşıtı bilinçle sınıfı
bütünleştirmeye dönük bir karşı stratejiyle altedilebilir.
Bununla birlikte aslında yaşam koşullarının giderek zayıflaması yeni işçi
kitlesinin sistemle olan bağların da zayıflamasına neden olmaktadır. Bu nedenle
düzenin atomizasyon ve bireyselleştirme faaliyetininin et ki alanı da sınırsız
değildir. Çünkü sermayenin küresel hareketi, yeni işçi kitlesini de
toplumsallaştırıyor/sınıfsal mücadeleye hazırlıyor.
Yaşama koşulları, benzer tarzda çalışanlar için gittikçe eşitleniyor .İşyerleri,
işkolları ve çalışma biçimleri açısından işçi sınıfı çok katmanlı ve parçalı
hale gelirken, sermaye egemenliği karşısında ulusal ve uluslararası planda işçi
sınıfının ortaklaşma ve bütünleşme imkanı da çoğalıyor .Parçalanma olgusu ile
bütünleşme imkanı arasındaki bu gerilimi yeni emek hareketinin yaratılabilmesi
için en verimli şekilde değerlendirebilmek, tek tek işyerlerindeki mücadeleleri
yanyana getirmeye çalışarak değil, sermaye egemenliği karşısında dolaysız bir
siyasal bilinci temel alan ve yaşamın bütününü kapsayan topyekün bir mücadeleye
yönelmekten geçiyor.
Sınıf kimliği ve alt kimlikler
Sınıf bilincine ilişkin bir başka sorun alanı, işçiler arasında varolan
alt-kültürel değerlerdir.Milliyet, din gibi faktörlerin ve popüler kültürden kaynaklanan
motiflerin(sınıf atlama güdüsü, ezilmişlik psikolojisi vb.) işçi sınıfı
saflarında etkili olduğu biliniyor. Bunun en önemli nedeni, sermaye
saldırısının şiddeti, buna karşılık işçi sınıfının mücadele gücünün yeterli
olmayışının işçi sınıfı saflarında yol açtığı güvensizlik duygusudur.
Milliyetçilik ve dinsel akımların işçi kitlelerini bu denli etkilemesi, diğer
bütün etmenlerin yanısıra, yeni bir güvence arayışı olarak da
değerlendirilmelidir.
Bu gelişme de sınıf kimliğinin sadece üretim içindeki konumlanışla değil daha
genel bir çerçeveden, sistem karşıtı bir yerden kurulabileceğini somut olarak
gösteriyor; Kuşkusuz sadece ideolojik bir kampanyayla ya, da kültürel alandan
müdahale ederek işçilerin bilincini değiştirme şansı yoktur. İşçiler ancak
başka bir hayat yaşayabildikleri ölçüde, yani sermaye karşıtı mücadeleye
sevkedilebildikleri ölçüde sınıf bilinci edinebileceklerdir.
Bununla birlikte işçilerin alt kimliklerinin de önem kazandığı gözardı
edilmemelidir. Eskiden işçi sınıfına ait alt kimlikler (özellikle cinsiyet ve
milliyet) sınıfsal birliğin oluşturulmasına engel oluşturmuyordu. Bunun nedeni,
başta da söylediğimiz gibi, üretim içindeki konumlanışın, yani dar anlamda
işçilik bilincinin, sınıf bilincinin yükselmesi için dolaysız bir zemin
oluşturmasıydı. Bu nedenle kadın, göçmen, azınlık gibi sorunlar, genel proleter
kimliği altında eriyebiliyordu. Diğer yandan, alt kimliklere sahip işçiler
(ömeğin kadınlar, ezilen mezhep ya da ulustan işçiler, göçmenler) daha geçici
ve dönemsel biçimlerde (ömeğin savaş ya da ekonomik genişleme dönemlerinde)
istihdam edilebiliyor; dönemin sonunda işten çıkartıldık - larında bu durum,
sınıfın büyük çoğunluğunun yaşama ve çalışma koşullarını daha sınırlı
biçimlerde etkiliyordu.
Ancak alt kimliklerin bu biçimde önemsizleşmesi, geleneksel işçi sınıfının
sınıf kapasitesinin daraltılması anlamına da geliyordu. Çünkü kapitalizmin
temel çelişkisi emek ile sermaye arasındaki çelişki olmak1a birlikte, diğer
eşitsizlik alanları da (milliyete,cinsiyete, dine dayalı ayrımcılık)
kapitalizmin yeniden ürettiği ve kendi çelişkileriyle bütünleştirdiği toplumsal
çelişkiler içinde yer almayı sürdürüyordu. Bu çelişkilerin çözüm koşullarının
nihai olarak emek ve sermaye çelişkisinin ortadan kalkmasına bağlanmasının
gereklililiği bir yana, bu durum diğer çelişki alanlarının özerkliklerini
reddetmek anlamına geldiği oranda sınıf hareketi içinde gerici bir etki
yarattı. Geleneksel emek hareketi bu sorunlar karşısında ağırlıklı biçimde
geleneksel gerici ideolojilerin (cinsiyetçilik, milliyetçilik vs.) yanında saf
tuttu ya da bu eşit- sizlikler karşısında başarılı bir mücadele sergileyemedi.
Bu durum, sınıfın ana kitlesine göre daha zayıf toplumsal, ulusal, cinsel
özelliklere sahip alt kesimlerin çıkarlarının, geleneksel sendikal hareket
tarafından, kısa süreli uzlaşmalar için feda edilmesini de beraberinde getirdi.
Bugünse, üretimin örgütlenmesi, bütün ezilme ve egemenlik biçimlerini vahşi
sömürü koşullarının doğrudan ve sürekli bir parçası haline getirmektedir.
Bağımlı ülkelere dayatılan emperyalist uluslararası işbölümü, neredeyse
uluslararası cinsiyetçi bir işbölümü biçiminde gelişmekte, yeni gelişen
sektörlerde kadın emeği sömürüsü önemli bir yer tutmakta; taşeron sistemi
ezilen horlanan halka mensup emekçilere dayanmaktadır; özel bir ezilme
ilişkisine maruz kalan toplumsal kesimlerin belirli özellikleri, sermayeye
sömürüyü ağırlaştırma ( örneğin düşük ücret, ağır çalışma koşulları) olanakları
sunmaktadır. Dolayısıyla sınıfa ait alt kimlikler tanınmaksızın ve bu
kimliklere, sınıfın bütünlüğü içinde ve sınıf bilincine bağlı bir özerklik
kazandırılmaksızın, yeni bir sınıf kimliği oluşturma imkanı yoktur.
Alt kimliklerden kaynaklanan çelişkilerin emek- sermaye karşıtlığı içinde
eritilebileceği varsaymak, daha baştan yeni bir emek hareketi oluşturma
imkanını ortadan kaldıran bir yaklaşımdır. Bugün işçi sınıfının çeşitli
bileşenlerinin özel sorunlarına karşı özel olarak mücadele etmeyen bir çizgi,
dün olduğundan çok daha fazla sınıfı bütünleştiren değil parçalayan bir nitelik
kazanmaktadır. Vahşi bir sömürü sisteminin topyekün işlemesini olanaklı kılan
özel çeşitşizliklere karşı özel bir mücadele yürüten bir tarz ise, sınıfın
bütünlüğünün yaratılabilmesi açısından yaşamsaldır.
İşçi sınıfının yeni birliği, kapitalizm karşıtı sınıf mücadelesi koşullarının
geliştirilmesiyle yaratılabilir: Bu mücadele ise sadece üretimden kaynaklanan
so- runlar etrafında değil, yaşamın bütününde işçi sınıfının karşı karşıya
olduğu sorunlar karşısında tavır alarak yaratılabilir. Dolayısıyla cinsiyet ve
milliyet temelindeki ayrımcılığa karşı mücadele, ulusal ve cinsel eşitlik
talebinin sınıfın temel talepleri haline getirilmesi, sermayeye karşı sınıf
mücadelesinin daha başından 'ayrılmaz bir parçası haline getirilmelidir.
Sendikaların böyle bir bütünleştirme girişimi için anlam- lı bir araç olup
olamayacakları tartışması, geçerli bir tartışma değildir. Çünkü hem dünya
çapındaki sendikal pratikler bunun ''mümkün'' olduğunu göstermekte, hem de bu
bütünleşmenin gündelik sendikal mücadele içinde sağlanamadığı koşullarda, diğer
siyasal araçlar da çaresiz kalmaktadır .Gündelik yaşamlarında yanyana mücadele
edemeyen işçiler , sermaye tarafından birbirlerine karşı mücadeleye
yöneltilebilmektedir.
SINIF VE SİYASET
Geleneksel sendikal
hareket işçi sınıfının yeni ihtiyaçlarını karşılayamadığı için krizdedir ve
sınıflar mücadelesi içinde siyasal bakımdan gerici bir konumu temsil etmektedir
.Yeni işçi sınıfının ve sınıflar mücadelesinin bugünkü tarihsel ihtiyaçlarını
karşılayan bir sendikal çizginin oluşturulması içinse sınıfla siyaset arasında
sağlıklı bir ilişki kuran net bir bakış açısının yaygınlaşması zorunludur.
Kuşkusuz ne sendikal hareketteki kriz, tek başına sendikal alan tartışılarak
anlaşılabilir , ne de işçi sınıfı hareketindeki kriz, tek başına sendikal bir yeniden
yapılanma süreci tarafından çözülebilir . Açıktır ki sendikal hareketi kriz ile
karşı karşıya bırakan gelişmeler aslında emek hareketinin bütününü etkiliyor.
Sendikal kriz emek hareketinin genelinde yaşanan sorunların bir ürünü olarak
ortaya çıkıyor. Bu nedenle, sendikal krize verilecek yanıtı, emek hareketinin
genel sorunlarına bulunacak çözümün bir alt başlığı olarak ele almak doğru olan
yöntemdir.
Sınıf hareketinin ekonomik, politik ve ideolojik düzeylerinin bütününde ortaya
çıkan sorunların çözümü, yeni bir emek hareketinin yaratılması sürecinde
bulunacaktır.
Bu ifadeyi açarsak: Sermayenin kendi krizini atlatmak için uygulamaya soktuğu
yeni strateji sonucu kapitalist üretim sisteminde, emek süreçlerinde,
ulusal/uluslararası egemenlik ilişkilerinde vb. yaşanan köklü değişimler, sınıf
mücadelesinde yeni bir dönemi başlatıyor. Emek hareketinin yeni dönemi, emek
hareketinin geleneksel biçimlerinin 'krizinin içinde şekilleniyor. Kriz, emek
hareketinin geleneksel bi- çimlerini etkisiz kılarken, yeni bir emek hareketine
ilişkin ipuçlarını da bağrında taşıyor.
Sınıf mücadelesinin bu yeni evresinde, ''yeni sınıfsal dinamikler'' üzerinde
yükselen yeni bir emek hareketinin inşası, işçi sınıfının bütün örgütlenme
biçimlerine ilişkin yeni görevler ortaya koyuyor. Yeni bir emek hareketi, ancak
bütün örgütlenme düzeylerinde birden topyekün olarak gerçekleşecek bir yeniden
yapılanma sürecinde yaratılabilir.
Daha açık bir ifadeyle, bu süreçte sınıfın ekonomik, demokratik ve politik
örgütlenme biçimlerinde, yani sendikalarda ve/veya siyasal örgütlülüklerde
(parti, hareket, cephe vb.), eski biçimlerin,tarzların eleştirisini içeren ve
yeni koşulların doğurduğu ihtiyaçları dikkate alan bir yeniden yapılanmaya
gereksinim duyuluyor.
Yeni bir sendikal hareket ise, yeni bit emek hareketinin yaratılması süıecinin
bir parçası, ondan beslenen ve onu etkileyen bir alt başlığıdır.
Bu noktada''sınıf-siyaset'' ya da ''sendikal örgüt-siyasal örgüt'' kavramları
çerçevesinde oluşan kafa karışıklığı giderilmelidir.İşçi sınıfının
siyasallaşmasından anlaşılması gereken nedir? Farklı örgütlenme biçimlerinin
dayandığı temeller nelerdir?
Bu noktada ilk söylenebilecek olan şudur:
Elbette sınıfın sendikal örgütlülüğü ile siyasal örgütlülüğü arasında kategorik
ve tarihsel bir ayrım vardır; bunlar birbirine indirgenemez iki farklı
örgütlenme biçimidir; ne sendika siyasal örgüt yerine konabilir ne de siyasal
örgüt sendika yerine.
Ancak bu farklılığı, bir başka deyişle “sendikal örgüt”ile “siyasal örgüt”
arasındaki ilişkiyi, birbirinden yalıtmış “ekonomik” mücadele'' ve ''siyasal
mücadele'' ayrımından hareketle tanımlamaya kalkışmak, teorik olarak zaaflı
olması bir yana, somut/tarihsel gelişmeleri yadsıyan durağan bir yaklaşımdır.
Ekonomik ve siyasal mücadele ayrımı, özünde siyasal bir nitelik taşıyan sınıf
mücadelesinin kapitalist ideoloji tarafından ''ekonomik alan'' ve ''siyasal
alan'' biçiminde birbirinden yalıtılmış alanlara bölünmesinden kaynaklanıyor.
''Ekonomik alan''ı, ''siyasal alan''dan ayrıştıran bu çarpıtmanın temelinde
ise, kapitalizmde asıl eşitsizlik alanı olan üretim ilişkilerinin ve buna bağlı
olarak sınıf çelişkisinin, ilk bakışta siyasal zor veya tahakküm içermeyen
piyasa mekanizması, buna bağlı olarak bölüşüm ilişkileri tarafından perdelenmiş
olması yatıyor.
Buna göre, ''bütün yurttaşlar, sınıfsal konumlarından bağımsız olarak, piyasaya
eşit olanaklara sahip özgür üreticiler ve tüketiciler olarak girerler.''
Sınıfsal ilişkilerin mallar arasındaki ilişkiler ve piyasa ilişkileri olarak
görünmesine yolaçan bu yanılsama, piyasa ilişkilerinin, siyasetten bağımsız bir
''ekonomik alan'' oluşturduğu fikrine temel oluşturmaktadır.
Emekle sermaye arasındaki gündelik çatışmayı ''ekonomik alan'' olarak
tanımlayan siyasal görüşler de bu temele dayanmaktadır. Oysa piyasa ilişkileri,
yani ''ekonomik alan'', sınıf mücadelesine bağlı olarak biçimlenen ve sınıf
mücadelesini etkileyen emek sermaye ilişkisinin bir alt parçasıdır,bu ilişkinin
içerdiği sınıf çelişkisinin bir uzantısıdır. Emek-sermaye: ilişkisi ise nihai
olarak siyasaldır. Kapitalizmde ''ekonomik alana''a ait gibi görünen, bir birey
olarak kapitalist ve işçi arasındaki egemenlik ilişkisi bile toplumun bir bütün
olarak alacağı siyasal biçimlenişe bağlı olarak belirlenir. Yani tek bir
işçiyle kapitalist arasındaki ilişki bile mülksüzleştirme, özel mülkiyet ve
sömürüye izin veren sınıf güçleri ve devlet iktidarı arasındaki denge
tarafından belirlenir. Dolayısıyla, ''kapitalist üretimin, (üretim ilişkileri,
emek süreç- leri ve piyasanın) nihai sırrı siyasaldır.''
Sınıf mücadelesi tarihinde, işçi sınıfının sendikal örgütlülüğünü ''ekonomik
mücadele aracı olarak tanımlayan yaklaşımlar, tam da bu yanılsamadan hareket
etmişlerdir. Kuşkusuz, alanların aynştırılmasının bir yanılsama olduğunu
gizleyen özel bir tarihsel sürecin rolü de yadsınmamalıdır. Bu tarihsel süreç,
özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde, işçi sınıfını kapitalist ''ekonomik''
düzenle ''uzlaştırma''yı mümkün kılan, dolayısıyla siyasal mücadeleden (iktidar
mücadelesinden) gittikçe uzaklaştıran ''sosyal refah devletleri'' sürecidir. Bu
süreçte sendikalann, işçi sınıfını, ''ekonomik alan''a hapseden
yaklaşımları,emek hareketinin yeni gelişmeye başladığı ülkelere de ideolojik
kampanyalarla aktarılmış ve etkili de olmuştur.
Ancak bugün içinde bulunduğumuz koşullarda, ''ekonomik alan''ın özerkliğini
yitirdiği görülüyor. Kapitalizmin altın çağının bir ürünü olan sosyal refah
devletlerinin bir bir ömrünü doldurduğu günümüz koşullarında, ''ekonomik'' ile
''siyasal'' alanlar arasındaki bağ bu kez daha dolaysız bir biçimde karşımıza
çıkıyor.
Bir başka deyişle, sermayenin yeni birikim modeli, ''ekonomik alan''ın
özerkliğini ortadan kaldıran, sınıf mücadelesinin bütün düzeylerini birkez daha
bütün çıplaklığıyla siyaset ekseninde konumlandıran bir ortam yaratıyor .İşçi
sınıfının en basit ekonomik talepleri bile, doğrudan ya da dolaylı siyasal
egemenlik ilişkilerinin ve devletin duvarına çarpıyor .Siyasal mücadeleden
bağımsız bir ekonomik mücadelenin, siyasal bir içeriğe sahip olmayan bir
ekonomik mücadelenin imkansız olduğu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.
Uluslararası işbölümünde emperyalizme bağımlı konumda bulunan ülkeler açısından
bu saptama daha yalın bir gerçeklik halini kazanıyor. Bu ülkelerde, sınıfın
''ekonomik alan''a hapsolmuş bir mücadelesine bile tahammül gösterilmiyor, en
küçük talepler bile devletin ve sermayenin siyasal zoru ve baskısıyla kırılmaya
çalışılıyor.
Bununla birlikte, ''siyasal'' alan da sadece ''iktidarı fethetme'' mücadelesi
ile sınırlı olmaktan çıkıyor; yaşamın bütününe yönelen çeşitli biçimler
kazanıyor,siyasal taleplerin içeriği zenginleşiyor. Bir başka deyişle, iki
''alan'' arasında karşılıklı bir geçirgenlik sözkonusu.
Bütün bu belirlemeler ışığında kabul edilmesi gereken şudur:
Emek hareketinin çeşitli örgütlenme biçimlerinin farklılığı, ''mücadele
alanları''ndaki farklılıktan değil, hedeflerde ve bu hedeflere ulaşmak için
kullanılan araçlardaki farklılıktan kaynaklanır . Sınıf mücadelesi nihai olarak
bir iktidar mücadelesidir; bunun temel aracı ise işçi smıfının siyasal
örgütlülüğüdür .Sendikal örgütlülük ise, iktidar mücadelesine katkı sunmada
önemli roller üstlenme potansiyeline sahip olsa da, kendisi iktidarı
hedeflemez. Bununla birlikte, sendikal örgütlülük, işçi sınıfının
siyasallaşmasının, sınıf mücadelesinin geliştirilmesinin en temel araçlarından
biridir. çünkü sendikalar, tarihsel olarak emeğin öz örgütlenmeleridir; işçi
sınıfının öz savunma gücünü oluştururlar. Bugün de sendikaların bu özelliğini
ortadan kaldıran bir neden gösterebilmek mümkün değildir. Dolayısıyla işçi sınıfı,
bileşimi/yapısı değişerek de olsa varolmaya devam ettiğine göre, sendikalar da
varolmaya devam edecektir.
Siyasal örgüt de, sendikal örgüt de, ekonomik, siyasal ve ideolojik mücadelenin
bütünselliğini gözetir; ama sendikal örgütlülük, temel olarak sınıfsal
birlikteliğe; siyasal örgütlülük ise ideolojik birlikteliğe dayanır. Sendikal
örgütün kadrolarını ve kitlesini işçi sınıfı oluştururken, siyasal örgüte
sınıfsal konumu ne olursa olsun, işçi sınıfı ideolojisini benimseyen kişiler de
katılabilir; ama bu, siyasal örgütün beyninin ve gövdesinin de esas olarak işçi
sınıfına dayanması hedefinin göz ardı edilmesi anlamına gelmemelidir.
Bugün emek hareketi, bütün mücadele düzeylerinin içiçe geçtiği bir oluşum
süreci yaşıyor. Bu çerçevede emek hareketinin yeniden yapılandırılması
sorununa, ''önce siyasal örgüt, sonra sendikal örgüt'' ya da tersi biçirninde
statik çözümler aramak doğru bir yaklaşım değildir. Emek hareketinde krize yol
açan gelişmeler, bir yandan geleneksel emek hareketlerinin dayandığı mevzileri
dağıtırken, bir yandan da yeni bir emek hareketinin dinamiklerini çoğaltıyor.
Bu dinamiklere yaslanan yeni bir emek hareketinin yaratılması sorunu, işçi
sınıfının bütün örgütlülük düzeylerinin, siyasal örgüt, parti ya da sendika, bu
temel görev ekseninde yeniden yapılandırılmasını, yani yeni örgütsel biçim,
önderlik tarzı ve mücadele progra-mının yaratılmasını gerekli hale getiriyor.
Sendikal hareketin krizine çözüm, bir başka deyişle yeni bir sendikal hareketin
yaratılması ise, bu genel sürecin önemli bir bileşeni, ama sadece bir alt
başlığıdır. Bu tespit, emek hareketinin bütün sorunlarına sadece sendikal
hareketin yeniden yapılanmasından hareketle çözüm bulunamayacağı, ama bunun
genel çözüme önemli bir katkı olacağı şeklinde değerlendirilmelidir. Bir başka
deyişle, sendikal harekete ilişkin çözümleme, ideolojik ve siyasal düzeydeki
çözümlemeye katkı, aynı zamanda ideolojik-siyasal düzeydeki çözümlemeden
beslenen bir süreç olarak anlaşılmalıdır.
YENİ BİR SENDİKAL HAREKETE DOĞRU
Ancak bugün özellikle
Avrupa'da, sendikaların giderek uzlaşma kurumları olma işlevini bile
yitirdikleri görülüyor. Sendikaların birer uzlaşma kurumu olmaktan çıkmalarının
nedeni geleneksel sendikal hareketin yürüttüğü mücadeleyi radikalleştirmesi
değil, sermayenin tek tarafli olarak geleneksel sendikal hareketle kendisi
arasındaki ''tarihsel uzlaşma ''yı ortadan kaldırmasıdır.
Emek ve sermaye ilişkilerinin vahşi bir sömürü temelinde yeniden örgütlendigi
koşullarda sermaye işçi sinifina sendikal hareket adina iki altematif sunuyor.
Sunulan alternatiflerden birincisi, çalışma ilişkilerinin bireyselleştirilmesi
hedefinden hareket ediyor.
Buna göre sendikaların sadece tek bir işyeri ve işletme düzeyınde sınırlı
konularla ilgili faaliyet yürütmesi bekleniyor. Japon sendikacılığı olarak da
adlandırılan işyeri/işletme sendikacılığı, aslında bir işletmedeki işçileri
bütünüyle şirketin çıkarlarıyla bütünleştirmeyi hedefliyor. Sınıfsal çıkarların
yerine işletmenin çıkarlar konuluyor; işçiler prim gibi ek önlemlerle kendi
üzerlerindeki sömürüyü yoğunlaştırmak içın özel bir çaba göstenneye
zorlanırken, hem aynı işletmedeki hem de değişik işletmelerdeki işçiler
arasındaki rekabet körükleniyor. Japon sendikacılığı bu yüzden işçiler
arasındaki sınıf dayanışmasını ve birliğıni sağlamanın değil, sennayenın
çıkarları uğruna sı- nıf içi rekabeti sistematik hale getirmenin bir aracıdır.
Doğası gereği işçi sınıfının bağımsız sınıf çıkarlarını savunan bir siyasal
mücadeleye ve dayanışma kültürüne yabancı bir üye sendikacılığını ifade eden
Japon sendikacılığı, temelde hala daha yüksek çalışma standartlarına sahip olan
çekirdek işgücünü, sınıfın diğer kesimlerinden bütünüyle aynştınna ve yeni bir
aristokrasi haliiıe getirme anlayışına dayanıyor. Ancak özellikle son yıllarda
ABD ve Avrupa ülkelerinde yaygınlaştınlmaya çalışılan işyeri sendikacılığı, bu
ülkelerde bile işçi sınıfının genel yaşam standartlarının düşmesi karşısında,
çekirdek işgücünün haklarını korumakta ciddi zorluklarla karşılaşıyor.
Emperyalizme, bağımlı ülkelerde, daha çok ileri teknolojiye dayalı ihracat
sektörlerindeki kimi işletmelerde (Türkiye'de lastik, cam, petro-kimya, ilaç
vb.) görülen işyeri sendikacılığı, her iki durumda da sendikayı bir mücadele aracı
olmaktan çıkarıp işyerindeki işçiler üzerinde bir denetim ve disiplin sağlama
aracı haline getiriyor.
İşçi sınıfına sunulan ikinci sendikal alternatif ise, mevcut üye sayısını
korumaya dönük bir yaklaşıma dayanıyor. İşkollarını ve sendikaları birleştirirerek
güçlenmeye çalışan ve yine sadece kendi üyelerine dönük sendikal faaliyetleri
çeşitlendirerek etkinliğini artırmayı deneyen bu sendikal yaklaşım; başlangıçta
bağımsız bir tercih gibi görünse de nihai olarak yeni sermaye stratejisinin
sonuçlarını kabullenen, dolayısıyla bu sermaye stratejisine eklemlenen bir
özellik taşıyor. Geleneksel sendikaların büyük bir bölümünün bu tip bir ''üye
sendikacılığı'' tercihıne yöneldikleri görülüyor. Bu anlayışın somut ifadesini
''çağdaş sendikacılık'' oluşturuyor.
Her iki yaklaşımın da sınıfsal bakiş açısının yitirilmesi anlamına geldiği
açıktır. Böyle bir yaklaşımla yeni işçi kitlesinin örgütlenemeyeceği de
bellidir.
Peki geleneksel sendikal hareketi bu noktaya getiren gelişme çizgisi nasil
açiklanabilir?
Kitle sendikacılığının tarihsel gelişimi
Geleneksel sendikacılığın yaşadığı kriz, emekle sermaye arasındaki yüzelli
yıllık sınıf mücadelesi sürecinin tarihsel ürünüdür. Temelde siyasal bir
nitelik taşıyan bu mücadele sürecinde, kapitalizm'belirli bir üretim
örgütlenmesi temelinde ortaya çıkan kendi sınıf karşıtını, yani kitlesel üretim
temlinde örgütlenen işçi sınıfını, sınıf mücadelesinin bütün temel alanların da
önemli ölçüde geriletmeyi başarmıştır. Kapitalizm in işçi sınıfını gerek genel
politik gerekse gündelik mücadele alanlarında yenilgiye uğrattığı tarihsel bir
sürecin sonunda üretimin yeni bir temelde örgütlenebilmesi de mümkün hale
gelmiştir.
Bu tarihsel süreçte sendikal hareket nasıl bir gelişme seyri izledi ve
geleneksel sendikal hareketin yenilgideki payı ne oldu?
Bugün geleneksel olarak adlandırdığımız sendikaların kökeni, sanayi devriminin
bir ürünü olan ''vasıfsız işçi kitleler'ini'' örgütlemeyi hedefleyen ''yeni
sendikacılık'' anlayışına dayanıyor. 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan
''yeni sendikacılık'', vasıflı zanaatkar emeği temel alan bir önceki meslek
sendikacılığı anlayışmdan kopuşu ifade ediyordu. ''Yeni sendikacılık'' aynı
zamanda işkolunu temel alan kitle sendikacılığının da doğuşu demekti. İşçi
sııııfının ağır sömürü koşulları karşısındaki militan tepkilerine dayanan
''yeni sendikacılık'', yani kitlesel işkolu sendikacılığının doğuşunda, militan
işçi önderleri kadar sosyalistler de önemli bir rol oynadılar.
Sosyalistler tarafından işçi sınıfının siyasal birlik ve mücadele olanaklarını
güçlendiren bir dinamik olarak önemsenen ''yeni sendikacılık'', siyasal bir
sendikacılık tarzı olarak doğdu. İşçi sınıfının mücadele gündemi ücret, çalışma
şartları gibi ekonomik-demokratik taleplerin, demokratikleşme, genel oy hakkı
gibi siyasal taleplerle bütünleşmesiyle siyasallaşırken, ''yeni sendikacılık''
da sendikal mücadeleyi bu bütünsel içerikle kavradı. Devletin işçi sınıfının en
temel taleplerinin bile karşısına diktiği baskıcı yöntemler, sendikal hareketin
devlet ve sermayeden bağımsız bir mücadele çizgisini savunmasını zorunlu
kılıyordu.
''Yeni sendikacılığın'' örgütsel temelini, kırdaki mülksüzleşme nedeniyle
sanayi bölgelerine göçe- den vasıfsız işçi kitleleri oluşturdu. Bu kitlesel
işgücü, manüfaktür üretimden büyük fabrika sistemine geçişle birlikte, büyük
ölçekli işyerlerinde, benzer koşullarda çalışmaya başladı. Gücünün temelİni
üretimi birleşik bir temelde durdurmaktan alan bu işçi kitlesi ''yeni
sendikacılığın'' kitle tabanını oluşturuyordu.
Bu çalışma sistematiği, ''yeni sendikacılığın'' örgüt yapısını da büyük ölçüde
belirledi. İşkolu sendikacılığı temelinde işyeri, şube, sendika genel merkezi
ve konfederasyon ilişkisinden oluşan dikey bir hiyerarşi oluştu. İşkolu aynmı
gözetmeyen bölge örgütlenmeleri türünden yatay örgütsel mekanizmalar da zaman
zaman ortaya çıkmakla birlikte, egemen örgüt yapısı dikey bir hiyerarşi üzerine
kuruldu. İşyerini temel alan bu örgütlenme biçimi, işçi sınıfının gündelik ve
siyasal mücadele düzlemlerini birbirinden kopartan ve mücadeleyi giderek sadece
işyerindeki sorunlarla sınırlandıran bir kitle sendikacılığı tarzının
gelişimini de kolaylaştıran bir etken oldu.
Kitle sendikacılığı, işçi sınıfının militan mücadele deneyimleri üzerinde
yükselmekle birlikte, başlangıçtan beri gündelik ve siyasal mücadele arasındaki
ilişki farklı çizgileri içerdi. Tarihsel gelişim süreci içinde bu farklı
sendikal yorumlar, sendikal hareket içindeki derin bölünmelere doğru
evrildiler.
Sendikal faaliyeti ekonomik -demokratik hakların elde edilmesi mücadelesine indirgeyen
sendikal tarzın dünya çapmdaki önderi, ABD merkezli ''partilerüstü
sendikacılık'' anlayışı oldu. Avrupa sendikal hareketi içinse, uzun mücadeleler
sonucunda kazanılan hakların sosyal refah devletinin bir parçası haline
getirilmesi, sendikaların da sistemle bütünleşmelerine zemin hazırladı. Bütün
bu gelişmeler sonucunda sendikal hareketin büyük bir kanadı düzen içi bir konum
kazandı. Sendikalar düzen içi siyasetin aktif bir parçası haline gelirken, işçi
sınıfının bağımsız siyasal mücadele hedeflerinden tamamen kopan bir yaklaşımı
benimsediler. Bu biçimde işçi sınıfının bazı gündelik çıkarlarını güvence
altına alma karşılığında, sermaye sınıflarının politik tercih ve programlarına
kitlesel bir destek sunmanın araçları haline geldiler.
Ancak aynı tarihsel dönemde, sendikaların anti-kapitalist, yani düzen karşıtı
niteliğini yitirmemesi gerektiğini savunan bir sendikaı anlayış da, ''sınıf ve
kitle sendikacılığı'' anıayışı olarak varlığını korudu. Sınıf ve kitle sendikaı
anlayşı, işçi sınıfını kiılesel bir temelde örgütleyen sendikaların, aynı
zamanda sınıf perspektifini de taşıması gerektiğini öngörüyordu. İşçi sınıfı,
aynı işyerinde çalışan farklı inanç, milliyet ya da cinsiyetten işçilerin
tümünü kapsayan kitlesel bir temelde ve ekonomik, politik ve ideolojik
mücadelenin bütünselliğini gözeten bir sınıfsal kurtuluş perspektifiyle
örgütlemek, sınıf ve kitle sendikacılığınm özünü oluşturdu. Bu anlamda, sınıf
ve kitle sendikacılığı, kitle sendikacılığının düzen karşıtı bir perspektifle
geliştirilmesi anlamma geliyordu.
Yirminci yüzyıl boyunca sendikal hareket, sınıf ve kitle sendikacılığı ile
düzen sendikacılığı olarak ikiye ayrııdı. Düzen sendikacılığı ücret
sendikacılığı, devlet sendikacılığı,. mafya tipi sendikacılık gibi çeşitli
biçimler altında ortaya çıkarken, sınıfsal kurtuluş perspektifinin kendi içinde
barındırdığı çeşitlilikler de birden fazla sınıf ve kitle sendikacılığı
biçimini mümkün kıldı; devrimci sendikalardan sosyal demokrat sendikalara,
volan kayışı teorilerine dek uzanan bir yelpazeyi kapsadı. Sınıfsal kurtuluş
perspektifindeki yozlaşmalar , sınıf ve kitle sendikal anlayışı içinde de
birebir yansımalarını buldu. Bu yozlaşma, sınıf ve kitle sendikacılığının
önemli bir parçasmı dü- zen sendikacılığının yanıbaşına taşıyıp ona benzetirken,
işçi sınıfının yenilgisinde de önemli bir rol oynadı.
Bağımlı ülke sendikal hareketleri bu bakımdan tipik bir ömek oluşturmaktadır.
Bağımlı ülkelerde Amerikan sendikacılığının egemenliği altında, baştan itibaren
sendikaların sınıf örgütü olma niteliğini reddeden bir yaklaşımla kurulan
Türk~İş benzeri sendikal hareketlerin ücret mücadelesiyle sınırlı yaklaşımları,
işçi sınıfının sermaye karşısındaki yenilgisinde önemli bir rol oynadı. Diğer
yandan, işçi sınıfının devlet sendi kacılığının etkisi dışında kalan
kesimlerini örgütleyen ''sınıf ve kitle sendikacılığı ,, anlayışı da, bir bütün
olarak etkili bir mücadele dinamiği oluşturmakla birlikte, yenilgiyi engelleyen
bir mücadele aracı işlevini üstlenemedi. Kendisini sınıf ve kitle sendikacılığı
içinde ifade eden ''devrimci sendikal anlayış'ın temel özelliğiyse, sermaye
saldırısı karşısmda militan bir mücadele hattı oluşturmak ve işçi sınıfının
gündelik mücadelesini tüm emekçilerin bütünsel siyasal mücadelesi ile
ilişkilendirnıek olarak şekillendi.
İşçi sınıfını bir bütün olarak devlet ve sermaye karşısında saflaştırmayı
öngören sınıf ve kitle sendikal anlayışı, sınıfın siyasallaşmasına ve sendikal
mücadelenin toplumsal muhalefet hareketinin en önemli bileşenlerinden birisi
haline gelmesine olanak tanıdı. Sınıf ve kitle sendikacılığı bu bakımdan,
geleneksel sendikal hareket içindeki en ileri yaklaşımı temsil ederken,
devrimci sendikal anlayış da onun en militan ve ileri hattını oluşturdu. İşçi
sınıfının gündelik ve siyasal mücadelesi arasında, üretenlerin kendi
üretimlerini yönetme hakkı perspektifiyle ve işyeri düzleminde canlı bir bağ
kuran devrimci sendikal anlayış, bu canlı siyasal bağı cisimleştiren işyeri
komite ve konseyleri perspektifiyle de sendikal demokrasiyi işçi demokrasisine
bağlayan bir yaklaşımı temsil ediyordu.
Ancak sendikal hareketteki bütün bu farklı anlayışlara rağmen, sendikaların
dayandığı işçi kitlesinin yapısı aynıydı. Her iki sendikal anlayışın örgütsel
temeli de benzer bir yapıya dayanıyor; her iki sendikanlayış da gıdasını kamuda
yada özel sektördeki büyük ölçekli işyerlerinde azçok benzer çalışma ve ücret
koşullarını paylaşan işçi kitlelerinden alıyorlardı. Her iki sendikal anlayışın
sendikal demokrasinin işlerliği konusunda sergiledikleri farklılıklar bir yana,
her iki sendikal anlayış da benzer örgütsel hiyerarşilere dayanıyordu.
İşçi sınıfı, sermayenin özel1ikle 1980 sonrasında topyekün biçimde devreye
soktuğu saldırı stratejisi karşısında çok önemli tarihsel kazanımlarını
yitirdi. Geleneksel sendikal hareketin giderek birbirine benzeşen iki ana
akımı, yani kitlesel bir temelde örgütlenen düzen sendikacılığı ile kitlesel
bir temelde örgütlenen smıf ve kitle sendikacılığının ana gövdesi, bu saldırı
stratejisi karşısmda bir direniş değil teslimiyet eğilimi sergileyerek,
üretimin sermaye tarafından yeni bir temelde örgütlenebilmesinin yolunu açtılar
.Bugün işçi sınıfı saflarında üretim temelinin parçalanması nedeniyle ortaya
çıkan değişim, geleneksel kitle sendikacılığının her iki ana akımımın da önemli
bir tarihsel sorumluluk taşıdığı bir sürecin sonrasmda belirginleşmeye başladı.
Geleneksel sendikal hareketten bugün ayakta kalabilen unsurların tepkisi en
genelde bu yeni işçi kitlesine ya tamamen sırtını dönmek ya da onu eski
yöntemlerle örgütlemeye çalışmak olarak özetlenebilir.
Kısacası bugün işçi sınıfı saflarında yaşanan değişim, bütün farklılıklarına
rağmen geleneksel sendikal hareketin bütününü etkiliyor. Geleneksel sendikal
hareket, eski örgüt yapısı ve mücadele tarzıyla yeni işçi kitlsini kavramaktan
uzaktır. Dolayısıyla, geleneksel işçi sınıfı ,yapısına dayalı en ileri sendikal
anlayış olan sımf ve kitle sendikacılığı da, ekonomik, politik ve ideolojik
mücadeleninin bütünselliği yaklaşımı geçerliliğini korumakla birlikte, eski
örgütlenme tarzıyla hareket edilmeye devam edildiği sürece, bugünkü mücadele
dinamiklerini kavramaya uygun değildir.
Bugün ortaya çıkan durum kabaca şöyle özetlenebilir: Sınıf ve kitle
sendikacılığının işçi sınıfını cinsiyet, din, dil, ırk, milliyet farkı
gözetmeksizin bir bütün olarak ve bağımsız sınıfsal çıkarları temelinde
örgütleme ilkesinin kendisi değil ama, bu ilkeyi gerçekleştirme biçimi
-özellikle işci sınıfının değişik bileşenlerini; örneğin çalışan işçilerle
işsizleri bütünleştirmede eskimiştir ve yeni dönemin koşullarına uygun biçimde
yeniden .oluşturmalıdır. Sınıf ve kitle sendikal anlaşının yeniden
oluşturulmasında yeni bir örgüt yapısı, mücadele tarzı ve örgütlenme programı
gibi unsurlar kritik bir önem taşımaktadır.
Bugün yeni bir işçi kitlesiyle karşi karşiyayiz. Yeni işçi kitlesini geleneksel
emek hareketleri ve sendikal yapilar örgütleyemez; geleneksel sendikal
hareketin önderlik çizgisi, örgütsel yapısi ve mücadele programi ile yeni işçi
kitlesi arasinda önemli bir uyumsuzluk vardir. Yeni işçi kitlesini
Örgütleyebilmek için yeni bir sendikal hareket kurmak gerekir. Yeni bir
sendikal hareket ise yeni örgütlenme ve mücadele biçimleri anlamina gelir. Bu
süreçte sinif ve kitle sendikal anlayişinin olumlu mirasi, yeni sendikal
harekete aktarilmalidir.Yeni sendikal hareketin yaratilmasinda belirleyici
dinamigin yeni işçi kitlesi oldugu ise asla unutulmamalidir.
“Toplumsal Hareket Sendikacılığı”
Yeni işçi kitlesi nasıl örgütlenecek? Bugün karşı karşıya oldugumuz soru budur.
Kuşkusuz bu soruya teorik yanitlar verilebilir. Ancak sadece teorik olarak
oluşturulan modeller yeterli bir çözüm sunmaz. Dün yada ortaya çıkan yeni işçi
hareketlerini, bu hareketler içindeki yeni sınıfsal dinamikleri de incelemek
gerekir. Gerçekten de bazi bagimli ülkelerde gelişen ve bugün emperyalist
ülkelerdeki işçi hareketlerinde de etkileri görülen yeni emek hareketleri
oldukça önemli ipuçlari taşiyor. Bu ipuçlari, yeni bir emek hareketinin
inşasinda genelleştirilmeye uygun özellikler de barindiriyor.
Bu noktayı açmadan önce, ''çağdaş sendikacılık'' anlayışından söz etmek yararlı
olacaktır. ''Çağdaş sendikacılık'', kapitalizmdeki değişirn sürecine sendikal
alandan verilen yanıtlardan biridir. ''Çağdaş sendikacılık'', değişimin
yarattığı sorunları farklı bir bakış açısıyla yorumluyor, ama çözüm olarak
düzene eklemlenmekten başka bir şey önermiyor. ''Çağdaş sendikacılık'', işçi
sınıfının sistemle bütünleşen bir değişim içinde olduğunu, işçilerirı nitelik
kazanarak üretim araçları üzerinde egemenlik,kurabilecek bir konuma
kavuştuklarını, dolayısıyla eski '''çatışmacı'' sen- dikal geleneğin yerini
''uzlaşmacı ,, bir tarza bırakması gerektiğini savunuyor. Buna göre,
''sendikalar varolan üye kitlesine mesleki, kültürel eğitirn götürmeli,
araştırmalar yapmalı, üyenin ve ailesinin sosyal ihtiyaçlarına yönelik
hizmetleri devreye sokmalıdır.'' Görüldüğü gibi, çağdaş sendikacılığın,
varolanı korumaya yönelik bir üye sendikacılığından başka bir önerisi yoktur.
Üstelik bunu, sermayeyle uzlaşarak, genel bir ''mutabakat'' sağlayarak yapmayı
önüne koyuyor.
Ne var ki yaşanan gelişmeler ''çagdaş sendikacilik'' anlayişının, Avrupa gibi
gelişmiş kapitalist ülkelerde bile ancak sinirlı bir işçi kitlesi için
''cazip'' olabilecegini gösterdi. Özellikle yeni işçi kitlesi için ''çagdaş
sendikacılığın'' teslimiyetten başka bir sonuç doğurmayacağı son derece
açıktır.
Bu noktada ''çağdaş sendikacılık'' anlayışının, geçmişte ''sınıf ve kitle
sendikacılığı ,, kavramını ortaya atan, ama bunu ''kommünist partinin yan
örgütü'' biçimindeki bir sendikal pratik olarak hayata geçiren Fransız Genel Emek
Konfederasyonu'nun (CGT) gündeme getirdiği vurgulanmalıdir.Aynı anlayışın bir
dönemdeki en keskin temsilcilerinin yeni bir uzlaşma biçimi olan ''çağdaş
sendikacılık'' anlayışına aynı keskinlikle savrulmalarının Türkiye ' de de
yaşandığı biliniyor. Ancak bugün Türkiye'de ''çağdaş sendikacılık'' anlayışı
marjinal bir konumda bulunuyor. Bugün bunu ''sosyal hizmet sendikacıllğı''
olarak Hak-İş savunmaya devam ediyor.
Peki dünyanın çeşitli ülkelerinde ortaya çıkan yeni emek hareketleri ne tür
özellikler taşıyorlar?
Brezilya'da, Güney Afrika'da, Güney Kore'de, Filipinler'de, Hindistan'da vb.
ortaya çıkan ve bugün Avrupa'da, ABD'de örnekleri görülen yeni sendikal
hareketler ''toplumsal hareket sendikacılığı ,, kavramı ile tanımlanıyor. Hemen
söylemek gerekiyorki “toplumsal hareket sendikacılığı” sadece bağımlı ülkelerde
ortaya çıkan bir örnek değildir.
Bu kavram, teorik bir model oluşturmaktan çok, farklı ülkelerde yaşanan
deneyimlerin' ortak yanlarina vurgu yapmak ve yeni sendikal hareketleri,
geleneksel olandan ayirmak için kullaniliyor. Ancak nasil tek bir sinif ve
kitle sendikaciligi modeli olmadiysa, tek bir ''toplumsal hareket
sendikaciligi'' modeli de yoktur ama bütün bu deneyimlerin paylaştlgi ortak bir
perspektif vardir.
Sendikal kriz evrensel boyutlu bir sorundur. Sendikal krize yeni işçi kitleleri
tarafından verilen yanıtsa, birbirinden farklı yerel özellikler taşıyan
''yeni'' sendikal hareketler biçiminde ortaya çıkmaktadır. Peki bütün bu
birbirinden farklı sendikal hareketleri ''toplumsal hareket sendikacılığı ,,
başlığı altında toplamak nasıl açıklanabilir? Ortak perspektif nedir?
“Toplumsal hareket sendikacılığı”, herşeyden önce yeni proleterleştirme
dalgasının neden oldu- ğu sınıf bileşiminin parçalanması/çok katmanlı hale
gelmesi ve sınıf bilinci bağlarının zayıflaması gibi olumsuz olguları işyeri,
işkolu ve meslek gibi bölünmeleri aşan bir örgütlenme yaratarak yanıtla ma
çabasına dayanıyor. Yeni bir emek hareketi ancak bu bütünsel örgütlenme çabası
sayesinde oluşturulabiliyor; sınıfın bir kesiminin eylem ve talepleri işçi
sınıfının bütününe genelleştirilereı diğer toplumsal taleplerle
bütünleştirilebiliyor.
Bu yaklaşım ile sinif ve kitle sendikal anlayişi arasinda bir benzerlik oldugu
açiktir. ''Toplumsal hareket sendikaciligi'' ile tanimlanan yeni sendikal
hareketler, tipki sinif ve kitle sendikaciligi anlayişi gibi, sendikal
mücadelenin toplu sözleşme mücadelesi ile sinirli kalmamasi, bir toplumsal
hareket olarak örgütlenmesi, yani başindan itibaren siyasal mücadele işçi
sinifinin devlet ve sermaye ile bütünsel mücadelesi anlaminda ile baglantili
biçimde geliştirilmesi ilkesine dayaniyor. Ikisi arasindaki fark,öz olarak
temel alinacak işçi sinifinin bileşiminin/yapisimn degişmiş ol masindan
kaynaklaniyor. Sinif've kitle sendikaciligi, büyük ölçekli işyeri temelinde
örgütlenen işkolu sendikalari olarak gelişmişken, ''toplumsal hareket
sendikaciligi'', işyeri ve işkolu sinirlarinın dişinda, işçi sinifi çalişaniyla
işsiziyle bir bütün olarak, aileleriyle ve diger halk katmanlariyla birlikte örgütleyen
ve mücadeleye yönelten organlara dayaniyor.
Bu çerçevede, ''toplumsal hareket sendikacılığı''nı, sınıf ve kitle sendikal
anlayışının, yeni sermaye stratejisine bağlı ''küreselleşme'' koşullarındaki
dönüşmüş biçimidir , şeklinde tanımlamak mümkündür.
İkisi arasındaki ilişki, ne düz bir süreklilik ne de reddetme ilişkisidir.
''Toplumsal hareket sendikacılığı'', sınıf ve kitle sendikal anlayışının olumlu
mirasını üstleniyor, bu mirası yeni bir sendikal hareketin yaratılması sürecine
aktarıyor.
“Toplumsal hareket sendikacılığı”nın, sınıf hareketini
genelleştirme/toplumsallaştırma çabasının çeşitli yönleri vardır. Birincisi,
sendikal örgütlenmenin işyeri ile sınırlı tutulmaması, işyerinden
kaynaklanmayan, ama işçi sınıfını ilgilendiren sorunların da sendikal
mücadelenin gündemine almması ve işçilerin yaşam çevrelerinde, mahallelerde de
örgütlenmesidir. Mahallelerde örgütlenme ikili işlev taşır. İlk olarak, bu
çaba, sendikal hareketin taleplerinin iş- yerinden kaynaklanan sorunlardan
ibaret görülmemesi demektir. İşçi sınıfının, işyeri dışındaki yaşamından
kaynaklanan beslenme, barınma, ulaşım, eğitim, sağlık, sağlıklı çevre gibi
taleplerini de dikkate alan, bunun için kooperatif, dayanışma ağı gibi
örgütlenmeleri devreye sokan bir yaklaşım öne çıkmaktadır.
İkinci olarak, mahalledeki örgütlenme, belli bir işyerinde düzenli olarak
çalışmayan, ama nesnel olarak işçi sınıfının bir parçası (part-time, geçici
veya mevsimlik çalışan, evde çalışan, işsiz vb.) ya da en yakm müttefiki
(informel sektör çalışanları, küçük esnaf, ev kadmları vb.) olan kesimlerin de
örgütlenebilmesine olanak sağlar .Sendikal hareketin mahalli örgütlenme
biçimleri, yerel dayanışma sandıkları, işçi/sendika evleri, tüketim
koopreratif1eri, mahalle dernekleri, mahalli işçi komiteleri ve konseyleri vb.
olarak gerçekleşmektedir.
Sendikal hareketin sadece işyerlerindeki sorunlarla sınirli olmayan bir talep
çerçevesine sahip olmasi ve standart olmayan işlerde çalişanlari da
örgütlemesi, işçi sinifinin gerçek yaşam standartlarini ve insanca çalişma
koşullarını topyekün bir temelde savunma mücadelesinin vazgeçilmez
koşullarından birisidir .Sermayenin işçi sinifina yönelik saldiri stratejisi,
sadece ücretleri dondurma ve çalişma saatlerini uzatmaya dayanan bir temelde
değil, özellikle egitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi kamusal hakları da
ortadan kaldiran birtemelde gelişiyor. Diğer yandan standart olmayan işlerde
çalişanlarin sendikal örgütlenmeye dahil edilememesi de bir bütün oiarak
emekçi, siniflarin yaşam standartlarının giderek daha da kötüleştirilrnesi
anlamına geliyor.
Bu koşullarda sadece işçi sınıfının yaşam standartlarını ve gerçek gelirlerini
korumaya yönelik bir mücadelenin bile kamu hizmetlerinin çökertilmesine karşı
mücadeleyle birleştirilmesi ve sendikal örgütlenmenin standart işlerde
çalişanlarm dişına taşirilmasi gerektigi açiktir .Sermayenin topyekün saldırı
programının kendisinin ücret ve çalişma saatleriyle ilgili mücadeleyle eğitim,
sağlık ve ulaşım konularındaki mücadeleyi içiçe geçirrnesi, işyeri ile mahalle
arasinda dogalbir ortak mücadele ve örgütlenme kanali oluşturuyorlar.
Özellikle yeni işçi kitlelerinin açlık ve yoksul1uk sınırlarında gezinen bir
yaşam standardına mahkum edilmeye çalişildigi bagimli ülkelerde gelişen yeni
tür sendikal hareketler, iki temel olguya işaret ediyor. Birincisi, işçi
sınıfının işyerinde ve yaşam alanlarında, aynı saldırı politikasının iki ayrı
yüzü olarak yüzyüze kaldığı uygulamalara karşi bütünsel mücadelesinin
geliştirilmesi sorumlulugu, diger politik-toplumsal örgütlenmelerin yanisira,
dogrudan dogruya sendikal harekete de ait bir sorumluluktur. Hele hele
işsizligin yapisai bir boyut kazanarak, toplumsal dişlanma düzeyine ulaşmasi ye
sermayenin bu olguyu örgütlü işçilerin gücünü zayiflatma yönünde kullanma
egilimi bu soriimlulugu bir zorunluluk haline getirmektedir. Emekçiler arasinda
bütünsel bir mücadelenin oluşturulmasi sorumlulugunu kendi dişindaki güçlere
aktaran sendikal hareketlerin, işyeri sorunlariyla sinirli talepler konusundaki
mücadelelerde de herhangi bir başari elde edebilmesi olanaksizdir.
Diğer yandan, işyerleri ve mahalle mücadelelerinin birleştirilmesine yönelik
çabalar, sendikal hareketin sınıf perspektifinin bulanıklaşmasıyla değil, tam
tersine eğitim, sağlık, ulaşım gibi alanlarda yaşanan sorunların da sınıfsal
bir perspektifle ele alınmasyla sonuçlanmaktadır. ''Toplumsal hareket
sendikacılığı'', sınıfsal taleplerin toplumsal-politik içerikleri ile diğer
toplumsal taleplerin sınıfsal içeriklerini açığa çıkartan ikili bir işlev
üstlenmektedir.
İşyerinin sendikal örgütlenmenin tek zemini olarak görülmemesi, işyeri
örgütlülüğünün önemsizleşmesi anlamına gelmez. Aksine “toplumsal hareket
sendikacılığı”nın bütün örneklerinde, öncelikle güçlü bir işyeri
örgütlenmesinin sağlandığı görülüyor. Bu işyeri örgütlülükleri işyeri- komite
ve konseyleri vb. biçiminde ortaya çıkıyor. İşyeri örgütlülükleri arasındaki
ilişki ise bölge komitesi, genel grev komitesi gibi örgütlenmelerle sağlanıyor.
Bununla birlikte işyeri örgütlülüklerine dayanan sendikal hareketin, ancak
mahalli sendikal organlarla bütünleşerek gerçek bir toplumsal hareket
oluşturabilmesi de yine bu deneyimlerin ortaya koyduğu bir olgudur.
“Toplumsal hareket sendikacılığı” deneyimlerinin ikinci özelliği ise, işyeri ve
işkolu ayrımmı aşmaya yönelen, işçi sınıfını bir ya da birkaç işkolunda, bölge
ve/veya ülke düzeyinde ''genel ve topyekün'' olarak örgütlemeyi önüne koyan bir
yaklaşımının benimsenmesidir .Bu yaklaşım işkolu sendikalarının reddedilmesi
değil, işlevlerinin ve çalışma biçimlerinin değişmesi anlamına gelir. İşkolu
şendikaları bile olsa, bunlar hedef kitleye/bölgeye yönelik olarakortak ve
kollektif bir örgütlenme programıyla hareket etmektedirler. Bu örgütlenme
anlayışı konfederal örgütlerin önemini ve rolünü arttırmaktadır.
Üçüncü özellik, örgütlenmede yeni işçi kitlesinin temel alınmasıdır. Ancak bu,
sınıfın geleneksel kesimlerinin reddedilmesi olarak da görülmemelidir. Aksine,
ilk örgütlenmeler geleneksel kesimlerde, özellikle metal işçileri saflarinda
ortaya çikmiş ve örgütlenme, hizla sinifin yeni kesimlerine yönelmiştir.Yeni
işçi kitlesinin ana gövde haline gelmesi, işçi sinifinin bütünselligini gözeten
bir yaklaşimla birlikte gelişmektedir. Örgütlenmede yeni işci kitlelerine
yönelme, işyeri ve işkolu ayrmini aşan bir tarzdil, yeni sanayi havzalarinda,
yan işletmelerde, taşeron firmalarda ortaya çikmaktadir. Özellikle yeni sanayi
havzalarindaki örgütlenme, işyeri ve işkolu sendikaciliginin örgütlenme
tarzindan farkli olarak bütün işçilere birden yönelen, çalişan işçilerin
taleplerini işsizlerin talepleriyle bütünleştiren merkezi bir örgütlenme
stratejisiyle hayata geçirilmektedir. Bu noktada yeni sanayi havzalarındaki
işçilerin örgütlenmesi, aynı zamanda -onların yaşamçevrelerinde de
örgütlenmesiyle birlikte gerçekleştirilmektedir.
Dördüncü özellik, işçi sınıfının sendikal mücadelesi ile diğer ezilen kesimler
ve toplumsal hareketlerin mücadelesini birleştirme çabasıdır .Bunun ömekleri,
sendikal hareketin, kadin hareketi, çevre hareketi, kent ve kır yoksullari
hareketleri gibi toplumsal hareketlerle ittifak ve güç birliği içine
girmesidir. Kimi yerlerde, sendikal hareket ile diger toplumsal hareketler, tek
bir hareket olarak örgütlenirken, diğer yerlerde bu platform, koordinasyon
biçimleri altında gerçekleşmiştir.
Beşinci özellik, kadin, göçmen,azınlik gibi kategorilerin sendikal hareket
içinde özerk kimlikleri- nin korunmasi; bu kimliklerinden dogan sorunlarınin
sendikal talepler oIarak formüle edilmesidir. Bunun en açık örnegi, Güney
Afrika ' da siyahların irk ayrımına tabi tutulmalarının, sendikal mücadelenin
öncelikli sorunu olarak görülmesi, ama bunun işçi olmaktan kaynaklanan
sorunlarin bir parçasi olarak, yani sinifsal bir sorun olarak formüle edilmiş
olrnasıdır.
Bütün bu özelliklerin ortak sonucu, sendikal hareketin ekonomik, politik ve
ideolojik mücadelenin bütünselliği üzerine oturtulmasıdır. ''Toplumsal hareket
sendikacılığı'', işçi sınıfının bir bütün olarak, diğer ezilen halk
kesimleriyle mücadele birlikteliği içinde, sermaye sınıfına ve devlete karşı
saflaştırmayı ve ekonomik-demokratik talepleri siyasal taleplerle
bütünleştirmeyi hedeflemektedir.
Bütün bunlar, ''büyük ölçekli işyerindeki düzenli işçilerin ekonomik ve
demokratik haklarini geliştirme, (daha devrimci bir yaklaşımla bu mücadeleyi
sinifin politik örgütünün mücadelesine eklemleme) perspektifiyle sinirli
geleneksel sendikal mücadelenin sinirlarinin aşilmasi çabasi olarak
yorumlanabilir.
''Toplumsal hareket sendikacılığı'' işçi sınıfının bütün tarihsel sorunlarını
çözebilecek sihirli bir araç değildir. Yukarıda özetlenen yaklaşımlar, dogmatik
bir yorumla her sorunun anahtarı olarak modelleştirilirse, yanlış yapılrnış
olacaktır. Doğru olan, ''toplumsal hareket sendikacılığı''nın taşıdığı olumlu
özelliklerin, sınıf mücadelesinin ve sendikal hareketin tarihsel sürekliliği
içinde, yeni işçi kitlesini kapsayan somut bir eylem çizgisinin yaratılması
doğrultusunda değerlendirilebilmesidir.
Bu yaklaşım ışığında, broşürün bundan sonraki bölümlerinde, yeni bir sendikal
mücadele programına ilişkin bazı temel öneriler geliştirilecektir. Bu
önerilerin bir kısmı bugüne dek çeşitli yerlerde dile getirilmiştir. Ancak
bunlar parça parça kaldigi için bir bütünlük oluşturamamıştır. Aşağıdaki
önerilerin, bu bütünlügün oluşturulmasina yönelik bir adim olarak
degerlendirilmesi gerekir.
Yeni bir sendikal hareket ise esas olarak mücadele içinde oluşturulacaktır.
YENİ BİR ÖRGÜTLENME STRATEJİSİ
Bugün "toplumsal
hareket sendikacılığı", 19. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan yeni
sendikacılığın örgütsel temelini oluşturan geleneksel işçi sınıfı yapısının parçalanması
ve yeni bir işçi kitlesinin ortaya çıkması nedeni ile, ancak bu yeni işçi
kitlesini örgütsel bir temel olarak kabul etmesiyle ''devrimci'' bir içerik
kazanabilir.
Bu noktada böyle bir örgütlenmenin nerden ve nasıl başlayacağı sorusu sorulabilir.
Örgütlenecek işçiler, esas olarak ''yeni'' işçilerdir. Sözcüğün gerçek
anlamında yeni bir kitlenin örgütlenmesi, yeni bir örgütlenme temelinin
yaratılması demektir. ''Yeni bir örgütlenme temeli'', mevcut sendikal
örgütlenmenin organlarını temel alarak gele neksel sendikal örgütlenmeyi
''iyileştirme'' yoluyla yaratılamaz. ''Yeni bir örgütlenme temeli'' işçi
sınıfının yeni kitlesinin sermayeye karşı kitlesel savunma eyleminin
örgülenmesiyle, bu eylemi örgütleyen organlar temel alarak yaratılır.
Öte yandan,'yeni işçi kitlesinin üretim sürecindeki konumuna dayanan bu yeni
hareket temelini örgütleyecek ''sendikal kadro"nun omurgasını esas olarak,
geleneksel sendikal hareketin kadroları oluşturmaz. Çünkü bu hareket temelinin
gerektirdiği mücadele ve örgütlenme tarzı ile geleneksel sendikal hareketin
kadrolarının mücadele ve örgütlenme alışkanlıkları birbirinden önemli
farklılıklar gösterir. Yeni hareket temelini yaratılması süreci, herşeyden önce
geniş bir hareket esnekliğine sahip olan, iyi örgütlenmiş, küçük, hareketli,
militan işçi gruplarına dayanacaktır. Böylesi gruplar ise esas olarak
''sınıfsal kurtuluş'' davasına kendisini adamış devrimci işçilerden
oluşacaktır. (Elbette geleneksel sendikal kadrolar içerisinde ''işçi sınıfının
kurtuluşu'' davasına kendisini adamış en bilinçli unsurlar bu yeni hareketin
kendilerine yüklediği görevlere uyum sağlayacak ve bu hareketin kadro temelinin
oluşumunda önemli bir yer tutacaklardır. Ama bu da zaten yukardaki öngörümüzün
başka bir biçimde ifadesidir.)
Elbette sınıfın geleneksel kesimlerinin ve sendikalı kuşağın deneyimli öncü
kadrolarının bu doğrultuda biraraya, getirilmesi, yeni bir hareket düzleminde
ortak mücadeleye sevkedilmeleri atılması gereken adımlarından birisidir. Bu
adım, mevcut örgütlülüklerin güçlendirilmesi, işyerleri ve bölgeler düzeyinde
ortak bir örgütlenme programına yönlendirilmesi ve esas olarak da yüzlerini
örgütsüz yeni işçi kitlelerine dönmeleriyle pekiştirilmelidir. Mevcut örgütlü
işçiler arasında yeni bir sendikal anlayışın mayalanması ve kök salması
sağlanamazsa, yeni işçi kitlesinin örgüt lenmesinin zorlaşacağı ve gecikeceği
unutulmamalıdır.
Örgütlenmede yaşanan temel sorun yeni işçi kitlelerinin sendikalaşma düzeyinin
düşüklüğüdür. Bunun esas nedeni, devletin ve sermayenin fiili ve yasalardan
kaynaklanan baskı ve engellemeleri olmakla birlikte mevcut sendikal örgüt
yapısının ve örgütlenme faaliyetinin yetersiz oluşuda etkilidir.
Özellikle yeni işçi kitlesinin yoğunlaştığı yeni sanayi havzalarında bu
yetersizlik açıkça görülüyor. Organize sanayi bölgelerinde, farklı işkollarında
küçük ve orta boy işletmelerden oluşan yeni bir sanayileşme sürecinden
geçiliyor. Bu bölgelerde, yeni bir sermaye kuşağı da doğuyor. Bu sermaye
kuşağı, kısmen kara pa para aklama amacıyla kısmen uluslararası işbölümünün
onlara tanıdığı avantajları kullanarak sigortasız, sendikasız ve ucuz bir
işgücü talebiyle faaliyetlerine yön veriyor.
Bu yaklaşımla, sanayi bölgelerindeki işgücünün ortak yönetimni, sendikalaşmaya
kesinlikle fırsat tanımama, bunun için gerektiğinde silahlı baskı kuvvetleri
oluşturma, sendikalaşma nedeniyle işyeri kapanan işverenin zararını tazmin
etmek için fon oluşturma, sendikalaşan işçilerin listesini tutarak başka
işyerlerinde işe ginnesini engelleme gibi yöntemlere başvuruluyor. Aynı yöntemler,
taşeron işçileri, turizm, büro, ticaret, ulaştırma vb. hizmet sektörü
emekçileri için de kullanılıyor.
Yaşanan bütün deneyimler gösteriyor ki artık tek bir işyerinde işkolu
sendikacılığı temelinde tek tek sendikaların örgütlenmeyi geliştinnesi mürnkün
değildir. Her tür örgütlenme girişirni ideolojik ve politik, hatta şiddet
içeren araçlarla kırılrnaktadır. Dolayısıyla işçi mücadelelerinin
örgütlenmesinde bu "emek yönetimi" anlayışına karşı uygun bir tarz
oluşturulması kaçınılmazdır. İşverenlerin fon oluşturma, doğrudan ya da siyasal
şiddete başvurma, işten çıkarma kara liste oluşturma gibi aktif saldırı
yöntemlerine işçi sınıfının aktif savunma araçlarının geliştirilmesi de meşru
ve zorunlu görülmelidir. Bu noktada özellikle örgütlenen işçilerin işten
atılması ve çalışmak ile işsiz kalmak arasındaki sınırın oldukça zayıflaması,
çalışan işçilerle işsizlerin, aynı örgütsel biçim altında olmasa da
''birlikte'' örgütlenmesini zorunlu kılmaktadır.
İşkolu sendikacılığını yetersiz kılan bir diğer etmen, birden fazla işkolunda
faaliyet gösteren çok uluslu şirketlerdir. Çok uluslu şirketler, farklı
işkolllarındaki işletmelerde aynı emek yönetimi tekniğiyle işçi ça1ıştırıyor;
buna karşı ortak ve kollektif bir tavır gösterilmesi gerekiyor. Bir başka etmen
ise, part-time (kısmi zamanlı) çalışmanın artmasıyla, bir işçinin birden fazla
işkolunda çalışması olgusudur: Sabah bir metal işyerinde ça1ışan bir işçi
öğleden sonra bir nakliye firmasında çalışabiliyor. Bütün bu olgular genel bir
sendikacılığın önemini arttırıyor.
Özellikle organize sanayi bölgelerine yönelik çalışmada, işyeri ve işkolu
ayrımını aşan bir ortak/kollektif örgütlenmeye ihtiyaç duyuluyor. Bu sadece
birden fazla işkolu sendikasının ortak bir örgütlenme faaliyetine girmesiyle
sağlanamaz, Mutlaka sendikalar arası dayanışmanın olumlu etkileri olacaktır;
ancak, bundan da öte belirli bir bölgeyi temel alan, 0 bölgedeki tüm işçilerin
sınıf bilincine kavuşturulmasını amaçlayan; sınıf bilincinin oturtulmasından
hareketle ortak bir sendikal örgütlülüğe yönelmeyi önüne koyan bölge sendikal
örgütlülüklerinin oluşturulması gerekiyor.
Örgüt yapısı değişmeli
Bu tespit, mevcut sendikal örgüt yapısında da bazı temel değişiklikleri
zoruıılu kılıyor. İşyeri, şube:, genel merkez ve konfederasyon merkezi
biçimindeki dikey örgüt modeli, yeni işçi kitlesinin örgütlenebilmesi için
elverişli değildir; bu model sadece mevcudu korumayı hedefleyen savunmacı bir
nitelik taşıyor. Bu nedenle, mevcut sendikal örgüt yapısının, bölge temsilciler
meclisi, bölge yönetim ve yürütme kurulları gibi sendikal organlarla
tamamlanması gerekiyor; Bıı çerçevede, farklı işkollarındaki sendikaların yerel
bi- rimlerinin oluşturacağı ''bölge konseyleri'', bu konseylerin kendi içinden
seçeceği ''bölge komiteleri'' yatay örgütlenmenin ilk adımı olarak
değerlendirilebilir.
Bu bölge örgütlülükleri, kendi bölgelerine ilişkin program oluşturma ve
üstorganlara temsilci (delege) gönderebilme yetkisine de sahip olmalıdırlar.
Bölge örgütlülükleri, bölgedeki tüm toplumsal sorunlarla ilgili çalışma yapabilmeli,
bu amaçla diğer top lumsal örgütlülüklerle işbirliği geliştirebilmelidir.
Bölgedeki çalışmada. yön örgütsüz yeni işçi kitleleri ve ezilen halk
kesimlerine çevrilmelidir.
Bugün sendikal örgütlenmenin önündeki bir başka engel, bir işyerinde sınıf birliğini
bozmayı amaçlayan yöntemlerin kullanılmasıdır. Bir işyerinde sendikalı işçi,
taşeron işçisi, kapsamdışı personel, o işyeri bir kamu işletmesiyse kamu
çalışanı birarada çalışıyor, ama mevcut sendikal ilişkiler, bütün bu işçi
kesimleri arasında bağ kurulmasına olanak tanımıyor. Bu bağın, tepeden,
sendikalar arasında kurulmasını beklemek doğru değildir. İşyerlerinde ortak bir
mücadelenin yaratılmasın hedefleyen işyeri komite ve konseyleri
oluşturulmalıdır. Sendikalı, sendikasız ,sigortasız işçiler , kamu çalışanları
ortak talepler etrafında işyeri komite ve konseylerinde biraraya getirilmelidir
.Ancak bu örgütlülüğünün sadece işyeri sınırları içinde kalınarak
süreklileştirilemeyeceği unutulmamalıdır.
Yeni bir örgütlenme stratejisinin en önemli unsurlarından birisi, kadın, genç,
göçmen, azınlık ve ezilen halka mensup işçilerin özerk talepleri üzerine kurulu
, sendikal organların yaratılmasıdır. Farklı sendikalar arasında ya da bir
bölge örgütlenmesinde kadın işçiler, genç işçiler, göçmenler, azınlıklar ve
ezilen halktan emekçileri kapsayan komitelerin oluşturulması gerekir.
Ülkemiz açısından bu saptarna, Kürt sorunu çerçevesinde Kürt işçilerden
oluşturulan bir komisyonun kurulması ile sınırlı olarak anlaşılmarnalıdır. Kürt
sorununun sendikal mücadele programına dahil edilmesi, halkların kardeşliği ve
eşitlik temelindeki bir toplumsal barış talebinin, işçi sınıfı tarafından temel
bir mücadele talebi olarak benimsenmesi olarak ele alınmalıdır. Şovenizmin
emekçiler üzerindeki etkisi, sen dikal hareketin gerek genel gerekse gündelik
mücadele düzlemlerinde ulusal eşitsizliğin ve savaşın yarattığı yıkıcı sonuçlar
karşısında aktif bir tutum içinde olmasıyla sağlanabilir ; böyle bir sendikal
stratejinin uygulanabilmesi ise ulusal eşitizliğin Üretimin örgütlenrnesi
içinde oynadığı yıkıcı sonuçlara karşı gündelik bir mücadelenin
yaratılabilmesiyle olanaklıdır.
Benzer bir tutum cinsel eşitsizlik sorunu karşısında da geliştirilrnelidir.
Geleneksel sendikaların kadınları dışlayan örgütsel pratik ve kültürleri, sendika
içindeki kadın çalışmasını ''ana ve çocuk sağlığı'' eğitimine indirgeyen
yaklaşırnlarının yerini, kadının sendikal faaliyet içinde özgürleştiren bir
yaklaşırn almalıdır. Dayak ve cinsel tacize karşı mücadele gibi ''kadın
talepleri'', sendikal hareketin özsel talepleri olarak ele alınmalıdır. Böyle
bir .yaklaşımın ancak gelneksel ideolojilerin işçi sınıfı üzerindeki yıkıcı
etkilerine karşı aktif bir eğitim süreciyle aşılabileceği unutulmamalıdır.
Gerek bu tip örgütlenme biçimlerinin kalıcı ve başarılı olması gerek işsizler,
emekliler, evde çalışanlar, informel sektör çalışanları gibi sınıf kesitlerinin
örgütlenebilmesi gerekse de küçük esnaf, yoksul ev kadını ve diğer kent
yoksullarınin mücadele içine çekilebilmeleri için, başta da söylediğimiz gibi,
sendikal örgütlenrnenin işyeri sınırları dışında da gerçekleştirilmesi
zorunludur. Bu noktada mahalli sendikal örgütlenmenin önemi karşımıza
çıkmaktadır.
Yaşam çevresi ve işçi örgütlenmesi
"Toplumsal hareket sendikacılığı"nın ayırdedici yönlerinden biri olan;
işçilerin sadece işyerlerinde değil, yaşam çevrelerinde de örgütlenmesi ilkesi;
ayrca işçi sınıfı kitlesine dahil olmakla birlikte düzenli bir işi olmayan,
informel sektörde çalışanların ve işsizlerin; ve genel olarak kent yoksulları
kategorisinin mahalle esasına göre örgütlenmesi ilkesi gibi unsurlar, mahallede
yapılacak sendikal çalışmaların ayrı bir önemle ele alınmasını zorunlu kılıyor.
İşyerleri ile sınırlı kalmayan bir örgütlenme anlayışı, sadece işyerlerinde
örgütlenmesi zor olan işçilere oturduklan bölgede sınıf bilincini götürmek gibi
pratik bir çözüm sağlamaz. İşçilerin sürekli olarak iş ve meslek
değiştirdiği,yani çalışmakla işsiz kalmak arasında yüksek duvarlann olmadığı
koşullarda işçi sınıfı mücadelesininin sürekliliğinin sağlanması ve eyleminin
gücünün arttırılması bakımmdan da önemli bir olanak yaratır.
İşçilerin topyekün olarak örgütlenmesini, ömeğin işten çıkarmalar karşısında
işe giren her yeni işçinin mücadele bilincini işyerine taşımasını; işyerindeki
çatışmalarda gündeme gelen mücadele yöntemlerinin yerel mücadele yöntemleriyle
desteklenmesi ve korunmasını; ulaşım, barınma, yerel hizmetler, eğitim vb.
gibi, sendikal hareketin geleneksel talepleri arasında yer almayan taleplerin
işyeri mücadelelerinin de konusu haline gelebilmesini sağlayan bir hareket
ortaını yaratır.
"Toplumsal hareket sendikacılığı" örneklerinin yaşandığı ülkelerde,
mahalli sendikal örgütlenmeler sayesinde, ortaya çıkan kadroların, sendika
yöneticilerinin tutuklandığı koşullarda dahi hareketın sürekliliğini sağlayabildikleri
görülmüştür. Mahalli sendikal ör gütlenmeler, işyerindeki grevle dayanışmak
amacıyla bütün bir yaşamı durdumanın ''halk grevi'' gibi yeni yöntemlerin
geliştirilmesine de olanak sağlamıştır.
Bu örnekler çoğaltılabilir; burada önemli olan, bu tip örgütlenmelerin,
geleneksel yerel mücadelelerden de, geleneksel sendikal faaliyetten de farklı
olduğunun kavranmasıdır. Mahalli sendikal örgütlenme, işçi çalışmasını temel
alan, ama işyeri dışındaki yaşamdan kaynilianan sorunları da önüne koyan, diğer
halk kesimlerinin taleplerini işçi çalışması ekseninde yeniden tanımlayan bir
yaklaşıma sahiptir.
İşyeri ile yaşam çevresi arasındaki bu mücadele ortaklığı kuşkusuz eskiden de
zorunlu bir ihtiyaçtı. Ancak bugün, bu ortak mücadele ilişkisinin çok daha dolaysiz
biçimlerde kurulabilriıesi hem daha mümkündür hemde daha büyük bir ihtiyaçtır.
Yaşam çevresindeki örgütlenmenin somut aracı olarak ''işçi evleri'' projesinin
hayata geçirilmesi yerel talepler için verilen mücadelelerin kabuk
değiştirmesine hizmet edecektir .''İşçi evleri'';
1) yeni sanayi havzalarındaki işçileri işyerinde örgütlemenin giderek
imkansızlaşması karşısında işçileri işyeri dışında örgütleyip işyerlerine
örgütlü girmelerini sağlayacak;
2) yeni işçi kitlesinin büyük bir bölümü için işyerinin sürekli bir temel
oluşturmaması karşısmda bu tip işçilerle ilişkide süreklilik temelini
oluşturacak;
3) işsizlerin ve diğer kent yoksullarının örgütlenmesinde zemin olacak bir
işlev üstlenebilir.
Bununla birlikte mahalli sendikal örgütlenmeyi sadece ''işçi evi'' formu
altında tasarlamak gerekmez. Mahalli işçi komiteleri, konseyleri vb. gibi esas
olarak işçi sınıfının öz savunma gücünü geliştiren meşru organlar da, yeni bir
emek hareketinin ve bu çerçevede yeni bir sendikal hareketin yapı taşları olarak
düşünülmelidir.
Mücadele Hedefleri ve Biçimleri
"Toplumsal hareket sendikacılığı"nın ayırdedici yönleriliden birinin,
mücadele hedeflerinİn işçi sınıfının dar ekonomik talepleriyle sınırlı
tutulmaması olduğunu söylemiştik. Ekonomik talepler, demokratik, sosyal ve
siyasal taleplerle içiçe geçen bir tarzda savunulmaktadır. Başka bir deyişle,
''ekmek mücadelesi ile demokrasi mücadelesi'' birlikte yürütülmektedir.
Mücadele hedeflerilnin bütünselliği, yalnızca belli bir sendikal anlayışın
doğurduğu sonuç değildir; bu bütünlüğün kurulması, nesnel bir gereklilik halini
almıştır. Mevcut sendikal etkinlik, ''işyerlerinde toplü, sözleşme yapma''
pratiğine indirgenmiş durumdadır.Bu durum işçi sınıfını ve sendikal hareketi
parçalayan, dolayısıyla işlevsizleştiren bir etki yaratmaktadır.
Ayrıca bugün en temel ekonomik talepler bile sermayenin ve devletin tehdidiyle
sindiriliyor . Ekonomik hakların geliştirilebilmesi için siyasal- demokratik
hakların ilerlemesi gerekiyor . ''Özerk'' bir ekonomik mücadele alanı
tanımlamak imkansız hale gelmiştir .Bugün ekonomik mücadele taleplerinin bile,
siyasal mücadeleye bağlı olarak yeniden tanımlanması gerekiyor.
Buradaki ''siyasi mücadele'', başta da belirttiğİmiz gibi, dar anlamda iktidar
olma perspektifiyle sınırlı bir mücadele biçimi değil, sınıfın bir bütün olarak
sermaye karşısında saflaştırılmasını, sermayenin iktidarını sınırlamaktan
başlayan ve işçi sınıfının iktidarına kadar uzanan geniş bir mücadeleler
dizisini ifade ediyor. Sendikal mücadele, bu mücadeleler sürecinin bir parçası,
ama iktidar olmanın aracı değildir.
Bu yaklaşım ışığında, yeni bir sendikal mücadelenin hedefleri, sömürüyü
sınırlama anlamında, özelleştirme, taşeronlaştırma, sigortasız.çalıştırma,
esnek çalışma biçimleri, emek karşıtı ekonomik ve sosyal politikalar gibi
uygulamalara karşı çıkma; sermaye iktidarını geriletme anlamında, ülkedeki
demokrasi mücadelesinin temel taleplerini savunma; emekçi halk iktidarına
yönelme anlamında, işçi sınıfının ve emekçi halkın yöneten olmasını öngören bir
demokrasi anlayışının nüvelerini yaratma olarak özetlenebilir. Kuşkusuz bu
yaklaşımın güncel gelişmelere bağlı olarak somutlaştırılması gerekir.
Mücadele biçimleri açısından ise çok düzeyli, yani işyeri, işkolu, ülke ve
uluslararası düzeyinde toplu sözleşme hedefi gündeme getirilmeli; hak grevi,
dayanışma grevi ve genel grev temel mücadele yöntemleri olarak benimsenmelidir.
Bunun dışında, işçi sınıfının öz savunma gücünü kırmayı ve işçileri tek tek
bireyler konumuna indirgemeyi hedefleyen onaya dayalı olan ya da olmayan
(sermaye ve devlet şiddeti vb.) emek yönetimi tekniklerini dağıtacak eylem ve
mücadele biçimleri de Üretilmelidir. Bu konuda işçi sınıfının mücadele tarihi
zengin ömeklerle ve dene yimlerle doludur. Tarihte emek hareketinin baskı
altına alındığı ve şiddet yönetmeleriyle etkisizleştirildiği tıkarıma dönemleri
ancak güçlü direniş ve karşı şiddet biçimlerini içeren savunma taktikleriyle
aşılabilmiştir. Bugün de bu geçerlidir; yeterki bu deneyimlerden
yararlanılabilsin.
Uluslararası Sendikal Mücadele
Sendikal hareket, ''entemasyonal'' niteliklerini geliştirmeyi hedefleyen
girişimlere karşın, tarihi boyunca esas olarak ulusal bir hareket olmuştur.
Elbette işçi sınıfının uluslararası örgütleri olmuştur ve bunlar uluslararası
işçi hareketinde belirleyici bir önem de kazanmıştır. Ama kapitalist ekonominin
ulusal pazarlar temelinde gelişmiş olmasına da bağlı olarak, işçi Sınıfı
hareketleri ulusal sınırlar içinde gelişmiş; uluslararası örgütlenme ise ya
siyasal ya da sendikal ''dayanışma'' işleviyle sınırlı kalmış ya da
uluslararası bloklaşmanın sendikal alandaki destekçiliğini üstlenmiştir.
Bugün içinde bulunduğumuz koşullar bu yönüyle farklılık taşıyor. Kuşkuşuz
''küreselleşme'' ulusal ekonomileri, sermayenin ulusal kimliğihi tümüyle
ortadan kaldıran bir gelişme göstermiyor. ''Dünya pazarı'' için ''dünyada''
üretim yapan, yani üretimin çeşitli aşamalarım çeşitli ülkelerde gerçekleştiren
''çokuluslu şirketler'' bile, ''ulusal kimliklerihden'' tümüyle arınmış değil.
Mali sermaye hareketleri açısından bu bağımlılık daha az olmakla birlikte,
sermayenih ulusal tabiyetinih bir ''ultraemperyalizm'' ya da ''uluslarüstü
kapitalizm'' doğuracak kadar gerilemediği görülüyor.
Bununla birlikte ''küreselleşme''nin, ulusal ekonomilerin ''bağırnsız''
niteliğini sınırlandırdığı, ''ulusal ekonomileri'' ''küresel üretim
zinciri''nih parçası olmaya zorladığı, ''ulusal ya da bölgesel pazarlar''ın
''küresel hiyerarşi'' içihde yeniden tanımladığı da açıktır.
Buradan hareketle ulusal işçi hareketlerinin, ulusal sendikaların hareket alanı
da daralıyor. Sermayenin dünya çapında alışkanlık kazanması, işçi sınıfının
ulusal pazar temelinde ''pazarlık gücünü korumasını'' gittikçe zayıflatıyor.
Sermaye üretimin çeşitli aşamalarını, hatta bazı sektör!erin tümünü, düşük
maliyet esasına göre dünya çapında yeniden paylaştırıyor. Dolayısıyla bazı
ülkelerde bazı sektörlerde işgücü azalırken dünyanın diğer ülkelerinde işçi
sınıfı nicel olarak genişliyor.
Bu gelişme nesnel 'olarak dünyanın farklı ülkelerindeki işçi sınıflarının
çıkarları ortaklaştırıyor. Ancak bu nesnel durumun bilince çıktığını söylemek
mümkün değildir. Hakların daha gelişmiş olduğu ülkelerin sendikal hareketleri,
bu hakları yitirmemek için kendi sanayedarlarıyla uzlaşma arayışına giriyorlar.
Öte yandan sermayenin dünya ölçeğindeki rekabeti, bu rekabetten olumsuz
etkilenen toplumsal sinıflar ve kesimler arasında milliyetçiliği teşvik eden
bir işlev de görüyor. Böylece işçi sınıfı milliyetçi bir kuşatma altında
tutuluyor.
Ancak ulusal temelde haklarin korunmasına yönelik bir yaklaşımın da sınıra
dayandığı görülüyor, çünkü dünya çapında süren tekelci rekabet, seraye
açısından hakların en aza indirgenmesini zorunlu kılıyor. Bu nedenle sermaye,
hakların gelişkin olduğu ülkelerde bile, sınıf mücadelelerinin doğurduğu tarihsel
kazanımları geri almak için yoğun çaba gösteriyor ve ulus devlet sınırları
içinde kalınarak hakları korumak gıderek imkansız hale geliyor.
Son yıllarda işçi sınıfının uluslararası birliğinin nesnel olarak zorunlu hale
gelmeye başladığı bilince çıkıyor. Bu bilinç değişimi şimdilik çok sınırlıdır;
Avrupa 'da uluslararası toplu sözleşme, uluslararası işkolu örgütlenmeleri,
ortak Avrupa grevi, çokuluslu şirketlerde iş konseyleri türünden girişimler
olmakla birlikte bunların utku Avrupa Birliği'nindışma çıkamıyor. Ancak şunu
söyleyebiliriz ki, sendikal hareket ulusal sınırların dışında, ömeğin Latin
Amerika'da görüldüğü gibi bölgesel çapta bir uluslararasılaşma eğilimi
içindedir; bu eğilimin, gerçek anlamda uluslarası işçi harketine dönüştürülmesi
için duyarlı olunmalı, çaba gösterilmelidir.
Geleneksel işçi kitlesi ve sendikalar
Türkiye sendikal hareketi, kamu çalışanlarını bir yana bırakırsak, üç
konfederasyona bölünmüş durumdadır. tarihsel açıdan, bu üç konfederasyonun üç
farklı sendikal anlayışa tekabül ettiği biliniyor. Ancak sendikal krizin
geldiği boyut, konfederasyonlar arasındaki ayrımı silikleştiriyor. Söylem ve
politika düzeyinde farklılık olsa bile, örgüt yapısı ve örgütlenme'-mücadele
stratejisi açısından farklılıklar gittikçe azalıyor.
Bunda üç konfederasyonun sendikal çizgilerinin rolü olduğu açıktır; ancak
sadece yanlış sendikal siyaset çizgisine vurgu yapmak eksik bir yaklaşım
olacaktır. çünkü sorun daha temeldedir; o da yeni işçi kitlesinin, uç
konfederasyonun da ortak yanı olan örgüt yapısıyla ve örgütlenme anlayışıyla
sendikalaşmasının mümkün olmamasıdır.
Özellikle 12 Eylül yasaları, işçilerin sendikalaşmasının önüne ciddi engeller
dikmiştir. Örgütlenmeyi ''üye kazanmak'' ile sınırlayan anlayış bu yasalar
karşısında etkisiz kalıyor. 12 Eylül sonrasında;, özellikle 1990'dan sonraki
dönemde, hemen hemen bütün yeni örgütlenme girişimleri başarısızlıkla
sonuçlandı. Sermayenin örgütlülüğü, yeni sendikalaşma girişimirini baştan
engelleme doğrultusunda yeniden yapılandınldı. Kamu sektöründeki özelleştirme
ve taşeronlaştırma girişimleriyle birlikte ele alındığında, sermaye
örgütlülüğünün bu yeni yapılanması, geleneksel sendikal örgütlenme tarzının
duvara çarpması sonucunu doğurdu.
Türk-İş sendikalarının büyük birçoğunluğu bu durumu ciddi bir sorun olarak
görmüyor; Kamu sektöründeki Türk-iş üyesi sendikalar, özelleştirme sonucu
üyelerinin büyük bir bölümünü yitirecekleri biliyor; buna karşın ne
özelleştirmeyi önlemeye ne de özelleştirmeye rağmen örgütlülüğü geliştirmeye
yöneliyorlar. Taşeron işçilerinin örgütlenmesi için de ciddi hiç bir çaba
gösterilmiyor.
Bu sorunu ciddiye alan sendikalar ise, örgütlülüğü yeni işçi kitlesi üzerinden
geliştirmek için örgütsel bir yapı değişikliğini gündemlerine almış değildir.
Bütün bunların sonucunda Türk-İş üyesi işkolu sendikaları nın nesnel durumu,
varolanı korumaya dönük tutucu bir çizgiyi ifade ediyor. Türk-İş içerisinden
yeni bir sendikal hareketin yaratılmasına katkı sağlanması mümkünse de, Türk
-İş 'in kendisi, artık çökmekte olan geleneksel sendikal tarzın tipik bir
örneğini oluşturuyor; dolayısıyla Türk-İş, yeni bir sendikal hareket için
kalkış noktası oluşturamaz. Türk-İş içerisinden yapılacak katkı ise, esas
olarak yeni işçi kitlesine katılan katılma potansiyeli taşıyan iş kollarındaki
işçiler ve sendikalar ile mücadele deneyimi ve birikimi olan kadrolardan
gelebilir. Bu ise özelleştirme ve taşeronlaştırmanın, sendikal varlığı
bütünüyle tehdit ettiği sendikalar için geçerlidir. Türk-İş bünyesindeki
ilerici, devrimci ve demokrat kadrolar yeni bir emek hareketinin yaratılması
hedefiyle somut bir eylem çizgisinde bütünleştirilmelidir.
Bununla birlikte, ''toplumsal hareket sendikacılığı''nın kimi çözümlerinin,
ömeğin bölgesel temelde yatay örgütlenme, sendikal mücadelenin
siyasallaştırılması, sendika yönetirnlerinin devrimcileştirilmesi, sendikal
demokrasinin yerli yerine oturtulması gibi politikaların, Türk-İş tabanında da
etkili olacağı, bu çabanın ise yeni bir sendikal hareketin yaratılması
sürecinde hiç de küçümsenemeyecek katkı oluştuiucağı unutulmamalıdır. Bu
nedenle, Türk-İş kitlesine yönelik, eğitim ve propoganda, işyerlerinde ortak
mücadele örgütlülüğünün sağlanması, ''şubeler platformu'' gibi oluşumları
gerçek bir bölgesel örgütlülüğe dönüştürme çabası, bu kesimde yürütülecek bir
çalışmanın başlıkları olarak değerlendirilebilir.
Hak -İş, "İslami sendikacılık" anlayışını savunmaya devam ediyor.
Kökenini, "hristiyan sendikacılık" geleneğinden alan bu yaklaşımın,
işçi ile işverenin ortaklığına dayalı bir '' yeni korporatizm''i öne çıkarıyor.
Yeni korporatizm, yani emek ile sermayenin çıkarlarının ortaklığı anlayışı;
kendini en somut olarak . Hak-İş'in özelleştirmeye yaklaşımında ifade ediyor.
Hak-İş, özelleştirmeyi işletmelerin sendikalara devredilmesi, dolayısıyla
işletme temelinde ''emek-sermaye ortak yönetirni''nin gerçekleştirilmesi olarak
değerlendiriyor. Hak-İş'in Et ve Balık Kurumu'nun özelleştirilmesine karşı
yaklaşımı, Karabük Demir- Çelik Fabrikası 'nın özelleştrilmesi bunun en açık
örneğidir. Dolasıyıyla Hak-İş 'in de yeni bir sendikal hareketin oluşumuna
katkı sunamayacağı açıktır. Ancak yine bu, yeni bir sendikal hareketin
yaratılmasına ilişkin düşüncelerin, Hak-İş kitlesi içinde yayılması için çaba
göstermek gerektiğini ortadan kaldırmaz.
DİSK, tarihsel mücadelesi ve ilkeleriyle Türkiye'de sınıf mücadelesine önemli
katkılar yapmış, sınıf ve kitle sendikal anlayışın Türkiye işçi sınıfına
taşımış olan bir örgüttür. 'Ancak bu olumıu özelliklerin 12 Eylül somasındaki
süreçte ciddi bir erozyona uğradığı da bilinmektedir. Bunun nedenleri arasında
DİSK yöneticilerinin bir bölümünün 12 Eylül yıllarında inanç yitimine
uğramaları ve DİSK'in ve bağlı sendikaların maddi varlığının ''verimli'' olarak
kullanılmaması sayılabilir. Kuşkusuz bunlar önemli nedenlerdir. Bununla
birlikte, DİSK saflarında gündeme getirilen "çağdaş sendikacılık"
tezleri de bir süre yeniden örgütlenmenin önünde engel oluşturdu. Özellikle son
dönemde, DİSK'i ''işveren örgütleriyle ve düzen kurumlarıyla'' aynı potaya
koyan sendikal siyaset çizgisi, DİSK'in ''bağımsız bir sınıf ve kitle örgütü''
olma niteliğini zedeledi.
Ancük bütün bunlar sonuç olarak öznel faktörlerdir; sorunu sadece bu öznel
faktörlere indirgemek, örgütsel yapı ve mücadele tarzı değişikliği olmaksızın
DİSK'in yönetimini ''sosyalistleştirmenin'' çözüm olacağını sanmak yanılgıdan
ibarettir. Çünkü DİSK'in başarısız kalmasının temelinde nesnel faktörlerin
önemli bir rolü vardır; bu nesnel faktörler, DİSK'in yeni bir işçi kuşağıyla
karşı karşıya olması, buna karşın örgütlenmeyi eski tarzda, işkolu
sendikacılığı aracılığıyla ve üye sayısını arttırmayı birinci hedef yaparak
gerçekleştirmek istemesi, şeklinde özetlenebilir. Bu süreç sonucunda
''örgütlenebilen'' sendikalar, belediyelerde, bazı kamu işletmelerinde siyasi
ilişkileri kullanarak; metal, turizm ve lastik işkolunda ''bağımsız
sendikalar''ın katılımıyla; tekstil işkolunda ise bazı büyük işletmelerde
oluşan Türk -İş , e yönelik tepkinin sağladığı olanaklarla örgütlenmede belirli
bir gelişme sağlanabildi. Diğer bütün çabalar ise çoğunlukla sonuçsuz kaldı.
DİSK bugün, tıpkı Türk-İş ve Hak-İş gibi gerçek anlamda bir konfederasyon
niteliği taşımıyor. 1980 öncesinde, sendikaların DİSK bütünlüğüna az çok
benimsemeleri ve faaliyetlerini" DİSK 'inbir parçası olarak sürdürmelerine
dayanan güçlü konfederal yapılanma bugün geçerli değildir. 1980 sonrası
koşullarındaki ''bağımsız sendikacılık'' geleneği DİSK'te esas çizgi haline
gelmiştir.
Geçmişte DİSK ' e bir bütünlük kazandıran sendikal organlar, başkanlar kurulu,
genel temsilciler kurulu, özellikle bölge temsilcilikleri, bu süreçte işlevini
ve önemini yitirdi. Bunun sonucunda DİSK işlevsiz ve güçsüz bir çatı örgütüne
dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. İşkolu sendikalarının birbirinden
bağımsız faaliyetleri ise, gittikçe onların yeni işçi örgütlemekten uzaklaşmalarına
ve üyeleriyle sınırlı bir sendikal faaliyet yürütmelerine yol açtı.
Bütün bu gelişmeler sonucunda DİSK'in de geleneksel sendikal hareket içinde
kaldığı, geleneksel sendikal hareketin zaaflarını taşıdığı söylenebilir.
Bununla birlikte DİSK'in bugün karşı karşıya bulunduğu tehlike, yeni işçi
kitlesini örgütlemeyi önüne koymadığı sürece, varolan örgütlülüğünün de
güvencede olmamasıdır. Belki bir iki bağlı sendika kendini bu tehlikenin
dışında görebilir ama DİSK'in büyük bir bölümü açısından bu tehlike mevcuttur.
Dolayısıyla, DİSK'in bir yeniden yapılanmaya yönelik nesnel bir zorlama ile
karşı karşıya olduğu görülüyor. Türkiye'de özel sektör işçilerinin çok büyük
bir bölümü örgütsüzdür ve bu durum en başta DİSK'in bugünkü örgütlülüğünün
önünde tehlike oluşturmaktadır. DİSK, yeniden yapılanmaya yönelik nesnel
zorunluluğu bilince çıkarıp, buna uygun bir örgütlenme ve mücadele stratejisi
geliştirebilirse, yeni bir sendikal hareketin yaratılmasına katkı sunabilir. Bu
başarılabildiği ölçüde, DİSK'e yeniden doğru bir sendikal önderliğin
oturtulması ve DİSK'in olumlu mirasının bugüne taşınarak DİSK'in gerçekten
''devrimcileştirilmesi'' sağlanabilir. DİSK bunu yapamazsa, geleneksel sendikal
hareketin çöküşüne ortak olmaktan başka bir sonuç doğmayacaktır.
Bu düşünce DİSK bünyesindeki işçiler, temsilciler, şubeler ve sendikalar
arasında egemen hale getirilmeli ve bu doğrultuda adımlar atılması
sağlanmalıdır. Bu çaba, diğer konfederasyonların kitlesine yönelik çabayla
birlikte yürütülmelidir. Bunun somutlaşacağı biçim, bölgelerde, özellikle yeni
sanayi havzalarında, kent merkezlerinde ücretli çalışmanın arttığı
işkollarında, özellikle hizmet alanında ve işçi mahallelerinde ortak mücadele
platfotmlarının yaratılması olmalıdır. DİSK'in Ankara yürüyüşü, buna uygun bir
zeminin varolduğunu ve bu zeminin geliştirilmesini gerektiğini göstermiştir.
Sonuç olarak, Türkiye'deki mevcut konfederasyonların topu topu 1 milyon
sendikalı üye üzerinde faliyet yürüttüğü ve esas olarak kendi üyelerine yüzünü
dönen bir çalışma tarzına sahip oldukları görülüyor. Bu tarzın varacağı sonuç
çöküşten başka birşey değildir. Konfederasyonlar bu yapılarıyla, sendikal
krizin çözümüne zemin oluşturmaktan çok uzaktırlar. Bununla birlikte işçi
sınıfı yapısındaki değişme, mevcut sendikal hareketin bir bölümü bakımından,
yeniden yapılanma yönünde nesnel bir baskı oluşturuyor. Bu nesnellik
kullanılabildiği ölçüde, geleneksel sendikal hareketten, yeni bir sendikal
hareketin yaratılmasına katkı gelmesi mümkündür. Aksi halde, topyekün bir çöküş
ve yeni bir sendikal hareketin tümüyle yeni dinamikler üzerinde yükselmesi
zorunluluğu kaçınılmaz olarak karşımıza çıkacaktır.
Bu yeni dinamiklerden biri hiç kuşkusuz, 1980 sonrasında sendikal mücadeleye
katılan kamu çalışanlarıdır. Ama kamu çalışanları sendikal hareketi de ciddi
sorunlarla yüzyüzedir.
Kamu çalışanlarının sendikal mücadelesi
"Toplumsal hareket sendikacılığı" çerçevesinde kamu çalışanları
hareketi özel bir önem taşıyor. Kamu çalışaları, devletle olan geleneksel
bağlarını kırarak içine girdikleri sınıfsal mücadelede yeni bir sınıf hareketi
için önemli bir dinamik olduklarını kanıtladılar.
Bu dinamiğin ortaya çıkmasının temelinde, kamu emekçilerinin ''memur'' olma
özelliklerınden sıyrılarak, ''işçileşme süreci'' içine girmeleri yatıyor.
Devletin ekonomideki ve sosyal yaşamdaki rolünün değişmesi, ''ekonomik ve
sosyal'' görevlerin piyasaya terkedilmesi biçiminde ortaya çıktı. Bunun bir
biçimini özelleştirme oluştururken, diğer biçmi kamu hizmetlerinin
metalaştırılması olarak gerçekleşti. Her ikisi de, devletin kamu çalışanlarıyla
olan ilişkisinde radikal bir değişikliği beraberinde getirdi. Devlet ile kamu
çalışanları arasındaki ilişkinin emek sermaye ilişkisi biçimini kazanması, kamu
çalışanlarını işçi sınıfının organik bir parçası olmaya yönelten süreci
başlattı.
Bu süreç, fiili, meşru ve demokratik bir sendikal önderlik çizgisiyle
bütünleşerek gelişti; bugüne gelmesinde de bu önderlik çizgisi etkili oldu. Bu
mücadele sürecinin ayırdedici yönlerinden biri, kamu çalışanlarının işçi
sınıfının bir parçası olduğu bilincinin eksik de olsa açığa çıkmasıdır,
''İşçiler ve kamu çalışanlarının birlikte örgütlenmesi'', ''ortak sendikal
haklar yasası'' gibi talepler , ''memur'' zihniyetinin kırılmasına katkı
sunduğu gibi, işçi sınıfı hareketi açısından da yenileyici bir dinamik oldu.
Kamu çalışanları, örgütlenme alanında, işkolu sendikaları ayrımını aşan,
topyekün ve kollektif bir tarzı da pratiğe geçirdiler; özellikle mücadelenin
ilk döneminde ''şubeler platformu'', KÇSP (Kamu Çalışanları Sendikaları
Platformu) gibi oluşumlar, kollektif bir tavrın örneklerini oluşturdu. Mücadele
hedefleri ve eylem biçimleri açısından da kamu çalışanlarının sendikal
mücadelesi olumlu özellikler taşıyor. Hareket, ekonomik talepler ile demokratik
ve siyasal talepler arasında tutarlı bir bütünlük oluşturulabildi. Özellikle
Ankara eylemleri sınıf mücadelesine önemli bir katkı olarak tarihe geçti.
Ancak 8 yıllık mücadele sonunda, bugün bu dinamizmin zayıfladığı görülüyor.
Bunun çok çeşitli nedenleri sıralanabilir: Kamu çalışanları sendikalarının üst
örgütlenmesinin, yani KESK 'in yaratılması sürecinde ''sınıf-siyaset''
ilişkisinin yanlış kurulması ve bunun sonucunda kitle dinamiğinin devre dışı
kalması; üst örgütlenmede, kamu çalışanlarının çok yönlü ihtiyaçlarına yanıt
vermeyen geleneksel hiyerarşik örgüt yapısının model alınması; kamu
çalışanlarını işçi sınıfının organik bir parçası olarak örgütlemeyi öngören
''çalışanların birliği'' projesinin kesintiye uğratılması vb. Bu nedenler tek
tek değerlendirilebilir ve tartışılabilir; bugün önemli olan, kamu çalışanları
mücadelesinin taşıdığı olumlu özellikleri tümüyle yok olmadan, yeni bir
mücadele dönemini başlatabilmektir. Özellikle kamu çalışanları hareketini sonuç
olarak bir ''memur organizasyonu''na kitlemeyi öngören yasal düzenleme tehlikesi
karşısında bu daha da zorunlu hale gelmektedir.
Kamu çalışanları hareketinin, yeni bir sendikal hareketin temel taşıyıcıları
arasında yerini alabilmesi için öncelikle sınıfın bütünsel örgütlenmesi
ilkesine uygun yeni bir hamlenin başlatılması zorunludur. Bu noktada ''ortak
çalışanlar yasası'' talebinin altında yatan ''birlikte örgütlenme, birlikte
mücadele'' programına uygun bir perspektif yeniden devreye sokulmalıdır.
Bu zorunluluk, kamu çalışanlarının mücadelesinde yeni bir ''sorun alanı''nın devreye
girmesiyle de yakından ilintilidir. Kamu çalışanlarının sendikalaşma
mücadelesinİn ilk evresinde bütün kamu çalışanlarını birbirine bağlayan, ''kamu
çalışanlarının grevli ve toplu sözleşmeli sendikalaşma hakkı'' talebi, bugün en
azından kimi sektörler açısından başka bir sorun tarafından ikinci plana
itilmiştir. Özellile özleştirme tehditi altında olan enerji, haberleşme, sağlık
gibi sektörlerde; ayrıca demiryolları, maden, eğitim yerel yönetimler gibi
sektörlerde de taşeronlaştırma ve sözleşmeli personel yoluyla sınıf içi
farklılaşma derinleştiriliyor. Bu sektörlerde, sınıfsal bütnlük sağlanmadan
sadece kamu çalışanlarının grev ve toplu sözleşme hakkına sahip olmaları mümkün
görünmüyor. Bu haklar kazanılsa bile tek başına kamu çalışanlarının bu hakları
kullanabilmesi mümkün değildir.
Bu nedenle temel hedef çalışanların ortak örgütlenmesi olmalıdır; bunun için
''ortak mücadele platformları '' türünden işyeri örgütlülüklerinin yaratılması
hem kamu çalışanlarının zayıflayan dinamizmlerinin yeniden ayağa kaldırılması
hem de yeni bir sendikal hareketin yapı taşlarının yaratılması bakımından
öncelikli bir görev haline gelmiştir. Ayrıca bu girişim, ''toplumsal hareket
sendikacılığı''nın ete kemiğe bürünmesi açısından da katkı sunacaktır.
Kamu çalışanlarının işçi sınıfının organik bir parçası olarak yeniden
örgütlenmesi için, geleneksel sendikal hareketten örnek alınarak oluşturulan
dikey örgüt yapısı yani bugünkü KESK yapısı, yatay örgütsel mekanizmalarla
(bölge meclisi, bölge yürütme kurulu vb.) geliştirilmelidir .Bu noktada KESK'in
bugünkü yapısma ve sendikal siyaset çizgisine muhalif unsurların, mevcut
tıkanıklığın süreklileşmesi karşısmda fiili il meclisleri türünden birleştirici
araçlar yaratabilmeleri, yeni bir örgüt yapısının oluşturulabilmesi ve kamu
çalışanlarının yeni bir sendikal hareketin kurucu dinamiği haline gelmesini
sağlayabilecektir.
Kamu çalışanları sendikal hareketi açısından bir başka önem taşıyan nokta,
özellikle eğitim, sağlık ve belediye hizmetleri gibi kamu hizmetleri alanında
''hizmeti üreten ile hizmeti alan'', yani kamu çalışanları ile halkın ortak
mücadelesini yaratmayı amaçlayan faaliyetlere girişebilmektir. Kamu hizmeti,
üretici ile tüketicinin dolaysız olarak karşıya karşıya gelmesini sağlıyor.
Özelleştirme ve kamu hizmetlerinin metalaştırılması, bu ilişkinin toplumsal
muhalefetin güçlendirilmesi için kullanılabilmesine olanak tanıyor. Bu nedenle,
yüzünü sadece çalışanlara değil, halka dönen bir çalışma biçimi, yani hizmeti
üretenle hizmeti alanın birleşebileceği bir muhalefet çizgisi, kamu
çalışanlarının sahip olduğu mücadele potansiyelinin etkili bir halk
muhalefetinin yaratılmasına katkı yapmasını kolaylaştıracaktır.
SONUÇ
İşçi sınıfının ortak
ve militan mücadele tarihinin yarattığı komite ve konseyleri deneyiminin
''toplumsal hareket sendikacılığı'' çerçevesinde yeniden tanımlanması
zorunludur. Bugünkü koşullarda ''komite ve konseyler''in sadece işyeri
temelinde tanımlanması eksik bir yaklaşım olacaktır. Kuşkusuz işyerinde
oluşacak komite ve: konseyler, yeni bir sendikal hareketin ve gerçek bir işçi
demokrasisinin temel yapı taşları olmaya devam edecektir. Bununla birlikte yeni
örgütlenme biçimlerine paralel olarak komite ve konseyler kavramının bölge ve
mahalleyi de kapsayan bir temelde yeniden tanımlanması gerektiği de açıktır.
Yeni bir sendikal hareketin yaratılması, sendikal hareketin sadece bir
parçasını oluşturduğu yeni bir emek hareketinin güçlü dinamiklerinden birisini
oluşturmaktadır. Emekçi, ezilen kitlelerin bugünkü sömürü ve egemenlik
sistemine karşı, gündelik mücadele düzlemlerini bile toplumsal muhalefet
karakteriyle örgütlenmek dışında bir seçenekleri yoktur. Çünkü bugün toplumsal
muhalefet karakteriyle örgütlenmeyen gündelik mücadeleler, sınıfın en basit öz
savunma ihtiyaçlarını bile karşılayabilmekten uzaktır. Sendikal hareketin, bir
toplumsal muhalefet bilinciyle yeniden yaratılması ise işçi sınıfını tüm
emekçilerin kitlesel, bütünsel ve bağımsız çıkarları etrafında örgütlemeyi
öngören; kurumsallamış ve resmileşmiş mücadele alan ve araçlarını aşan; işçilerin
aktif bir politik özne haline gelmesinin asgari koşullarını yaygınlaştıran bir
yaklaşımın benimsenmesiyle mümkündür.
D e v r i m c i S a ğ l ı k İ ş ç i l e r i S e n d i k a s ı
Muratpaşa Mah Muratpaşa Sk. No:21 Kat 1 Aksaray/ İSTANBUL
TEL: 0212 533 77 19 - 0212 533 84 22 FAX: 0212 631 59 04 bilgi@devsaglikis.org.tr 465