“Deneyimler Işığında Güvencesizliğe Karşı Mücadele” başlıklı panel/forumumuz işçileri, sendikacıları ve akademisyenleri buluşturdu…
7 Mart 2010 günü düzenlediğimiz “Deneyimler Işığında Güvencesizliğe Karşı Mücadele” başlıklı Panel/Forumumuz farklı alanlardan işçileri, sendikacıları ve bilim insanlarını yan yana getirdi. Forumumuzda son dönemlerde yaygınlaşan işçi direnişlerinde açığa çıkan deneyimlerle, güvencesizlik üzerine farklı açılardan tartışmalar yürütüldü. Forumumuz tartışmaların üzerinden belirlenen sonuç metniyle son buldu. Forumumuzun video kayıtlarının tümü yakında Sendika.TV’de yayımlanacak.
İstanbul Tabip Odası Sevinç Özgüner Toplantı Salonu’nda düzenlenen forumda sabah 10.30’dan 17.30’a kadar süren üç oturum gerçekleştirildi. Birinci oturumda güvencesizliğe karşı mücadele deneyimleri doğrudan direnişçi işçilerin ağzından aktarıldı. Tekel işçileri, itfaiye işçileri, taşeron sağlık işçileri, sosyal hizmet çalışanları, güvencesiz öğretmenler, 50/D’liler, Arçelik işçileri, Marmaray işçileri ve set işçilerinin sunumları sürmekte olan direnişlerin ve yeni örgütlenme çabalarının dinamizmini salona yansıttı.
İkinci oturumda sendikacılar söz alarak, güvencesizliğe karşı mücadelede sendikaların karşılaştığı zorluklar ve yeni mücadele stratejileri üzerine konuştu.
Üçüncü oturumda ise söz akademisyenlerin ve hukukçularındı. Ahmet Tonak, Metin Özuğurlu, Atilla Özsever, Aslı Odman ve Dev Sağlık-İş Hukuk Bürosu avukatlarının söz aldığı bu bölümde, ‘kapitalizmin doğal eğilimi olarak güvencesizlik’, ‘güvencesiz çalışma ve korku motifinin farklı işçi kategorilerinde gerçekleşme biçimi’, ‘kamuda güvencesizlik ve güvencesizliğe karşı mücadelenin hukuki ve sendikal boyutları’ başlıkları altında sunumlar gerçekleştirildi. Forum Sonuç metninin okunmasıyla sona erdi.
Forum, güvencesizliğe karşı mücadelenin emek hareketinin ana gündemi haline gelmekte olduğunu ve bu gündem ekseninde bir yenilenme için önemli bir pratik ve teorik birikim oluştuğunu gösterdi.
I. Oturum –DENEYİMLER
Arçelik işçisi İsmail Can, Arçelik’teki taşeron taşımacılık işçilerinin sendikalaşma için yürüttükleri mücadeleyi anlattı. Nakliyat-İş’te örgütlenen Arçelik işçilerinin sendikalaştıkları için işten atıldığını söyleyen Can, mücadeleleri boyunca Koç Holding’in hem taşeron şirketi hem de Türk Metal-İş sendikasını kullanarak mücadelelerini bastırmaya çalıştığını söyledi. Koç Holding’e ait tüm kuruluşların binaları önünde eylem yaptıklarınıve İstanbul Nakkaştepe’de ve Gebze Çayırova’daki Arçelik fabrikalarının önünde 20 gün gece gündüz direndiklerini de söyleyen Can, sonuçta huku mücadelesini kazandıklarını, işe iade edildiklerini ve 16 aylık alacaklarını belirtti. Can, “Yer gök birbirine girse Koç Holding’e sendika sokmayız diyenlere, Koç Holding’le uğraşılmaz diyenlere gösterdik. Koç Holding istediği kadar güçlü olsun biz de örgütlüyüz ve örgütlü işçiyi yenemezler, yenemediler de” diyerek sözlerini bitirdi.
Belediye-İş üyesi itfaiye işçisi Bekir Demirci İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan itfaiye işçilerinin örgütlenme mücadelesini anlattı. Demirci, AKP referanslarıyla işe alınan işçiler oldukları için ilk başta örgütlenmediklerini ancak daha sonra, 2008 yılında Büyükşehir Belediyesi’nin BİMTAŞ kuruluşunda çalışırken, kadrolu işçilerin teşvikiyle bin 500 işçinin sendikalaştığını, sendikalı olduktan sonra da baskıların başladığını belirtti. Sendikanın yetki aldığını ve ilk iş olarak toplu sözleşme yapmak istediklerini belirten Demirci, Belediye’nin kendilerine yeni bir sözleşme imzalamaya gerek olmadığını iddia ederek toplu sözleşme hakkını gasp etmeye çalıştığını söyledi. 2009’da BİMTAŞ’ın Denizfeneri yolsuzluğuyla bağlantışı firmalardam Macrolapis firmasına peşkeş çekildiğini belirten Demirci, 900 işçinin buna karşı geldiklerini anlattı. Bu süreçte 657’ye tabi memurların, sözleşmeli personellerin el birliğiyle “işçiler bizim yararlandığımız haklardan yararlanmasınlar” diye sendikaya savaş açtığını söyleyen Demirci, “kadrolu sendikalılar bizi sırtımızdan vurdu” dedi. Demirci, AKP’nin kendi referanslarıyla işe giren işçilerin ailelerini arayarak “çocuğunuz örgütlerin eline düştü, sendikadan istifa etsin” şeklinde tehdit edilip kendileri üzerinde baskı oluşturmaya çalıştığını söyledi. Demirci 43 kişinin işe iade davası açtığını ve Belediye’nin bu 43 kişi için “ikna odaları” kurduğunu belirtti.
Dev Sağlık-İş üyesi Ziya İncedere Koşuyolu hastanesindeki taşeron sağlık işçilerinin örgütlenme deneyimini anlattı. İncedere, hastanede çalışırken birçok haksızlıkla karşılaştıklarını ancak ses çıkartamadıklarını söyledi. Ardından sendikalı olmaya karar verdiklerini ve ilgili tüm sendikaları aradıklarını söyleyen İncedere kendi tekliflerine tek olumlu yanıtı Dev Sağlık-İş’in verdiğini, öteki sendikaların “maliyet kurtarmaz” diyerek kendilerini örgütlemeyi reddettiğini söyledi. Sendikalı olduktan sonra fazla mesai dahil pek çok haklarını aldıklarını belirten İncedere, haklarını nasıl alacaklarını sendikanın gösterdiğini söyledi. İncedere sözlerini, Tekel işçilerinin yaktığı çoban ateşini söndürmeyeceklerini söyleyerek bitirdi.
Dev Sağlık-İş üyesi Özgür Aktürkün sosyal hizmet çalışanlarının sorunlarını ve örgütlenme deneyimlerini anlattı. Taşeron sosyolog olduğunu belirten Aktürkün, çalıştığı işkolunda sokakta yaşayan kadınlara, sokak çocuklarına, evde kocasından şiddet gören kadınlara, yaşlılara yardım ettiklerini söyledi. Bir anlamda toplumun vicdanı olduklarını belirten Aktürkün, insanların acıyarak baktıkları kişilere hizmet verenlerin acınacak durumda çalışma koşullarına sahip olduğunu söyledi. İşkollarında ihaleleri inşaat ve temizlik şirketlerinin aldığını belirten Aktürkün, tatillerinin olmadığını 24 saat nöbet tuttuktan sonra ertesi gün greve devam ettirildiklerini ve sürekli olarak “gönüllü çalışıyorum” yazılı kâğıtların imzalatıldığını söyledi. Sendikalar yasası çıktıktan sonra zorunlu olarak sendikaya geçirildiğini ve Hak-İş’e üye yapıldığını belirten Aktürkün, işyerinde Hak-İş’ten hiç kimseyi görmediğini, bunun üzerine Dev Sağlık-İş’e üye olup güvencesizliğe karşı mücadele ettiklerini söyledi.
Levent Dölek, 50/d çalıştırma biçimine karşı akademisyenlerin mücadelesini anlattı. 50/d’nin 4/c gibi bir çalıştırma maddesi olduğunu belirten Dölek, 50/d ile akademisyenlerin çalışma hakkının rektörün ya da dekanın iki dudağı arasında olduğunu böylece üniversitede özgür çalışmanın engellendiğinin altını çizdi. 50/d’ye karşı 17 Nisan 2009’da her yerde eylem yaptıklarını belirten Dölek, İstanbul Üniversitesi’nin rektörlük seçimlerinde orada olduklarını ve taleplerini ilettiklerini söyledi. Dölek eylemler üzerine rektörün akademisyenleri aslında işten attığını ancak tepkiler sonunda askıya aldığını duyduklarını anlattı. Dölek, direnişleri sürecinde Sinter direnişini örnek aldıklarını belirtti ve Sinter Metal işçilerinin direnişlerine fabrika işgal ederek başladığını kendilerinin de İstanbul Üniversitesi’ni bir günlüğüne terk etmeme eylemi yaptıklarını sözlerine ekledi.
Marmaray işçisi Osman Can, Marmaray direnişini anlattı. Taşeron inşaat işçisi Osman Can, Marmaray direnişini anlattı. En son şantiyeyi işgal ettikleri eylemin ardından direnişin kamuoyuna duyurulduğunu söyleyen Can, insanlık dışı koşullarda çalıştıklarına karşı eyleme geçtiklerini anlattı: “Patron taşerondu. Zam istedik vermedi. 2007’den 2010’a kadar direndi. Bu yıl iyi bir zam vereceğim dedi. Yevmiyeye 1 lira zam verince ayaklandık. Sigortalarımızı düzgün öde, düzgün zam ver, dedik. İsteyen çalışır, istemeyen işte kapı dedi.” Bunun üzerine direnişe geçtiklerini anlatan Can, iki kere Ankara’ya gittiklerini, Bakan’la görüştüklerini, işyerinin teftiş edildiğini, kendilerine sözler verildiğini ancak bu sözlerin tutulmadığını anlattı. Ancak işyerini işgal ettikten sonra patronun kendilerine teklif vermek zorunda kaldığını söyleyen Can, noter huzurunda protokol imzalamadan direnişi bitirmeyeceklerini belirtti. Tekstil-Sen’e teşekkür eden Can, “onlar olmasaydı 60 kişi dağılır giderdik” dedi.
Mehmet İnan, Tekel direnişini anlattı. Sözlerine direniş sırasında bir trafik kazasında yaşamını yitiren Tekel işçisi Hamdullah Uysal’ı anarak
başlayan İnan, ilk başta kendileri dahil hiç kimsenin ülke gündemini bu kadar etkileyecek direniş olacağını tahmin etmediğini söyledi. Bir “gaz alma” eylemi gibi başlayan eylemin bazı eşikler sayesinde sıçraya sıçraya ilerlediğini belirten İnan, bu eşiklerin 17 Aralık’ta polisin insanlık dışı saldırısıyla başlayıp, AKP’nin söylemleriyle devam ettiğini söyledi. İnan Ankara’daki mitingde genel grev sözü verilmemesi üzerine önce kürsünün, sonra Türk-İş binasının işgal edilmesinin, çadırların kurulmasının, açlık grevinin işçilerin iradesiyle açığa çıkan ve sendika ile konfederasyonları daha ileri adımlara zorlayan adımlar olduğunu belirtti. İnan, işgallerin Tek Gıda-İş Başkanı Mustafa Türkel’in ileri bir söylem geliştirerek daha mücadeleci bir kimlik kazanmasında önemli rol oynadığını söyledi.
Hamdullah Uysal’ın yaşamını yitirmesinin ardından AKP önünde gerçekleştirdikleri eyleme “Kod adı: Cuma namazı” adını verdiklerini belirten İnan, Uysal’ın cenazesinin işçilerden kaçırılmasını, “Tekel işçisinin dirisinden korkuyorlar da ölüsünden de bu kadar korktuklarını bilmiyorduk” sözleriyle yorumladı. İnan, gelinen noktada, çadırların kaldırılmasından hoşnut olmadıklarını ancak yine de önemli kazanımlar elde ettiklerini belirtti. 1 Nisan’da yine Ankara’da olacaklarını hatırlatan İnan, Ankara’ya sadece bir günlüğüne gitmeyeceklerini söyledi.
Öğretmen Mehmet Gözü güvencesiz öğretmenlerin sorunlarını anlattı. 2005 yılından beri bekletildiğini söyleyen Gözü ilk olarak stajyerliğin de kalkacağını söylemeleri üzerine dershanede stajyer öğretmen olarak işe başladığını ve bu dönemde neredeyse hiç ücret alamadığını söyledi. Stajyerliği sürecinde ‘anne babaya karşı yüzümüz olsun’ diyerek yönetimden para istediklerini söyleyen Gözü, sonrasında ücretli öğretmen olarak çalıştığını anlattı. AKP’nin her yıl 10 bin 20 bin öğretmen aldığını buna karşın 327 bin öğretmenin açıkta olduğunu, üstelik ilk alımlardan sonra alınan 30 bin öğretmenin açıktaki öğretmenler değil sözleşmeliler olduğunu söyledi. Gözü, öğretmen açığına karşın yeni kurulan üniversitelerde yeni eğitim fakültelerinin açıldığına dikkat çekerek, her yıl 375 bin kişinin eğitim fakültesine giriş yaptığını sözlerine ekledi. Güvencesiz öğretmenlerin mücadelesinin ilk olarak 5–7 Ağustos tarihlerinde Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu’nun (AYÖP) yaptığı açlık greviyle gündeme geldiğini belirten Gözü, Eğitim-Sen’in de artık güvencesiz öğretmenlere destek verdiğini ve bir güvencesiz öğretmenler komisyonu oluşturduğunu söyledi.
DİSK Sine-Sen üyesi Emrah Saltık sendikasını ve yaptığı işi söylemeden önce çalışma koşullarını anlatarak izleyicilerden hangi işkolunda olduğunu tahmin etmelerini istedi. Saltık, “Benim işimde en üstte bir şirket var, onun altında bir taşeron var, o taşeronun altında yine bir taşeron var. Şefim işe çağırırsa işim var, yoksa yok. İşyeri kavramı yok, bugün bir yerde yarın başka yerde çalışabilirim, çalışma saati yok, 3 gün hiç çalışmam bazen 38 saat aralıksız çalışabilirim ve ayda en az 2 kere olur. 10 yıldır çalışıyorum hiç sigortam
yok” dedi. Yaptığı işin yönetmen yardımcılığı olduğunu, bir set işçisi olduğunu söyleyen Saltık, yaptığı iş için herkesin “en artistik iş” tanımını kullandığını ancak bunun aynı zamanda en güvencesiz iş olduğunu söyledi.
Dev Sağlık-İş üyesi Yıldız Toplucan ise Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde sendikalı olmadan önceki çalışma koşulları ile sendikalı olduktan sonra yaşadıkları duruma dair değerlendirmelerini aktardı. Taşeron işçiler olarak Devrimci Sağlık-İş’e üye olmlarıyla birlikte çeşitli baskılara maruz kaldıklarını ama sendikayla birlikte fiili ve meşru bir mücadele süreci içerisine girerek pek çok kazanım elde ettiklerini dile getirdi. Geçtiğimiz aylarda 18 arkadaşlarının sendika gerekçesiyle işten atılmalarına karşı 45 günlük bir direniş gerçekleştirdiklerini ve bunun da başarı ile sonuçlandığını belirten Toplucan, güvencesizliğe karşı mücadelenin çalışma koşullarında ve hayatlarında pek çok şeyi değiştirdiğini dile getirdi. Foruma katılan “herkesin yüreğine dev-sağlık” diyen Toplucan güvencesizliğe karşı mücadeleyi yaygınlaştırmanın önemini vurguladı.
II. Oturum –SENDİKALARIMIZIN GÖZÜYLE GÜVENCESİZLİK
DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün, işçi sınıfının yavaş yavaş birleşik mücadele örnekleri gösterdiğini ve bunun umut verici olduğunu söyledi. Görgün, son dönemlerde yükselen direnişlerin seyrine baktıklarında yeni bir sendikacılığın artık tartışılabilir olduğunu belirtti. Görgün, “biz direndik, sendika nerede” şeklinde vücut bulan söylemlerdeki algı yanılmasına işaret ederek sendikanın işçilerin öz örgütü olduğunu hatırlattı. TİS süreçlerinin başladığından çoğu işçinin haberi olmadığını belirten Görgün, asıl olarak işçilerle birlikte tartışılarak karar belirlenerek TİS süreçlerine girilmesi gerektiğini söyledi.
Görgün’ün ardından Tek Gıda-İş İstanbul 8 No’lu Şube Başkanı Dursun Şahinyılmaz söz aldı. Şahinyılmaz, Tekel direnişinin sadece Tekel işçisinin davası olmaktan çıkıp Türkiye işçi sınıfının davası olduğunu ve 4/c’yi def edene kadar mücadele edeceklerini söyledi. Şahinyılmaz, Özal’la birlikte başlayan özelleştirmeler sürecinde ilk olarak herkese “sizi mağdur etmeyeceğiz” denildiğini ancak Tekel örneğinde olduğu gibi bu sözlerin gerçekleşmediğini belirtti ve Tekel işçilerinin maruz kaldığı sürecin şeker işçilerini, çay işçilerini de beklediğine dikkat çekti.
Belediye-İş İstanbul 5 No’lu Şube Başkanı Nihat Altaş, İstanbul Gaziosmanpaşa’da yaşadıkları örgütlenme deneyimini anlattı. Altaş, sendikalar olmadan güçlü direnişler örgütlemenin mümkün olmadığını söyledi. İstanbul’un çöp toplama işlerini yapan İSTOÇ için Başbakan Erdoğan’ın “sendika kesinlikle girmemeli” dediğini belirten Altaş, “İSTOÇ bir gün iş bıraksa İstanbul en az 3 günlük mesaiyle eski haline gelir” dedi. Gaziosmanpaşa’da örgütlenme için ellerinden geleni yaptıklarını ancak başarılı olamadıklarını belirten Altaş, kadrolu işçilerin ve memurların örgütlenme önünde engel olabildiklerine dikkat çekti. Belediyede en az 7–8 işkolunun bir arada bulunduğunu ve bu işkollarındaki sendikalarla bile anlaşamadıklarını kaydeden Altaş, farklı statülerdeki çalışanlar arasındaki birliğin ve işçilerle sendikalar arasındaki iletişimin sağlanmasının gerekliliğine dikkat çekti. Daha sonra söz alan Belediye-İş 1 No’lu Şube Başkanı Serdar Özkul da, Altaş’ın söz ettiği sorunlara değindi ve “sınıf içi rekabet” sorununa dikkat çekti.
DİSK Sine-Sen Yönetim Kurulu Üyesi Zafer Ayden Sine-Sen’in set işçilerinin örgütlenmesine ilişkin tartışmalarını aktardı. Set işçilerinin çok ağır koşularda çalıştığını belirten Ayden “kameranın önüyle arkasının farklı” dedi. Yeraltında çalışan madencilerden sonra set işçiliğinin dünyanın en ağır ikinci işi olduğunu söyleyen Ayden devletin yasalarda tanımladığı 7 bin işgünü koşulunu yerine getirmesi için ortalama bir sinema emekçisinin 60 yıl kadar çalışması gerektiğini söyledi. Ayden, sinema emekçilerinin emekliliklerinin olmadığını söyledi ve bu alana yönelik çalışmalarının sürdüğünü belirtti ve sinema iş yasası adı altında bir yasa çıkartılarak sinema emekçilerinin güvence altına alınması gerektiğini söyledi.
Ayden’in ardından Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Başkanı Bedriye Yorgun söz aldı. Yorgun, kamudaki 174 bin taşeron işçinin 110 bininin sağlık, 10 bininin de sosyal hizmet işçisi olduğuna dikkat çekti. Son dönemde artış gösteren ölümlü iş kazalarına da dikkat çeken Yorgun, güvencesizliğin sonuçlarının “İşçi olmak ölümle nikahlı olmak” anlamına geldiği bir noktaya vardığını belirtti. Dev Sağlık-İş’le birlikte yürüttükleri ortak mücadelenin önemine değinen Yorgun, Balcalı’da 1200 işçinin taşerona karşı kazandığı zaferin bu ortak mücadelenin bir sonucu olduğunu söyledi.
İstanbul Eğitim-Sen 1 No'lu Şube’nden Yunus Öztürk, son dönemlerde başarıya ulaşan direnişlerin sadece sendikayla başarıya ulaşmadığını, toplumsal muhalefetin desteğinin de önemli bir noktada durduğunu söyledi. Öztürk, mevcut direnişleri toparlayacak olumlu bir perspektifin ve bakış açısının henüz sendikal düzlemde mümkün olmadığını, var olan hakların korunmaya çalışılmasının daha önde durduğunu belirterek sendikal alanda yenilenmenin aciliyetine dikkat çekti.
İstanbul Tabip Odası Başkanı Hüseyin Demirdizen, doktorların da artık önemli oranda işçileştiğini ve performansa dayalı çalıştırma biçimleri gibi yöntemlerle rekabete zorlandığını söyledi. Demirdizen, işçi sınıfının bir olayın, ancak başına geldikten sonra farkına varmasının işe yaramadığını belirterek, sorunu önceden bilenlerle sorunu yaşayanların bir araya gelmesinin mücadelenin başarısı açısından kritik önem taşıdıını söyledi. Emekçileri pek çok saldırı dalgasının daha beklediğine dikkat çeken Demirdizen, bunları hesaba katarak önümüze mücadele programları koymalıyız, diyerek sözlerini bitirdi.
Demirdizen’in ardından söz alan sendikamız Dev Sağlık-İş Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, güvencesizliğe karşı mücadelenin hak
mücadeleleriyle paralel şekilde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Çerkezoğlu, güvencesizleştirmenin büyük bir proleterleştirme dalgasının sonucu yaşandığını söyledi. Çerkezoğlu bu dalganın mülksüzleştirme ve yoksullaştırma zemininde sürdüğünü belirterek kendisinden önce konuşanların bahsettiği sıkıntılara kısaca değinmelerde bulundu. “Memurlar, kadrolular örgütlenmeye engel oluyor” eleştirileri ile ilgili olarak, kamu emekçilerinin başta militan bir mücadeleyle örgütlendiğini ancak kamu emekçileri sendikalarının yasal çerçeveye girdikten sonra etkisizleştiğini hatırlatan Çerkezoğlu, aslında güvencesiz çalışmanın “güvencelilere” yönelik bir kuşatma olduğuna dikkat çekti. Çerkezoğlu işsizlik ve güvencesizliğin birbirini takip ettiğini ve çifte bir kuşatma oluşturduğunu söyledi. İşçilerin ayrıca performansa dayalı ücretlendirme ve toplam kalite yönetimi gibi yöntemlerle sistem tarafından içerilerek etkisizleştirdiğine değinen Çerkezoğlu, tüm bu zorluklar karşısında kazanılmış hakların korunmasına odaklanan bir mücadelenin yetersiz olduğunu belirtti.
Yeni bir sendikal örgütlenmeye ihtiyacın olduğunu söyleyen Çerkezoğlu, bu örgütlenmenin güvencesizliğe karşı tüm alanlarda yapılması gerektiğini söyledi. Bunun için güçlü merkezi inisiyatiflere ihtiyaç olduğunu söyleyen Çertkezoğlu, 25 Kasım’da KESK’in bir günlük iş bırakma eyleminin başarısının da bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Çerkezoğlu, güvencesizleştirmeye karşı mücadelenin ücret ve işyeri temelli taleplerle sınırlandırılmasının da mümkün olmadığını, emekçiler çalışma yaşamında bir dizi hakları kazansa bile sağlık, eğitim gibi kamusal hakların paralı olmasının çalışma yaşamındaki kazanımları etkisiz kılacağını ve bu yüzden de güvencesizleştirmeye karşı mücadelenin sosyal haklar mücadelesiyle paralel olarak yürümesi gerektiğini söyledi. Güvencesizleştirmeye karşı mücadeleye aynı kararlılıkla devam edeceklerini söyleyen Çerkezoğlu, son iki üç ayda ortaya çıkan deneyimlerin çoğaltışlması ve güvencesizliğe karşı cephenin genişletilmesi gerektiğini vurguladı.
III. Oturum –GÜVENCESİZLİĞE AKADEMİK BAKIŞ
Bu oturumda ilk olarak Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. E. Ahmet Tonak söz aldı. Tonak, ilk olarak özelleştirme ve güvencesizleştirme saldırısının Özal hükümetinin ya da diğer hükümetlerin icadı olmadığını, kapitalizmin doğasında yer alan ve yaygın kanının aksine tekelci dönemle birlikte ortadan kalkmayan, sermaye-sermaye çelişkisinden doğan rekabetten beslenen bir yönelimi olduğunu belirtti. Tonak, İngiltere’deki ilk işçileşme sürecinin de bu bağlamda bir güvencesizleşme süreci olarak ele alınabileceğini belirtti. Özal hükümetiyle başlayan bugünkü saldırı dalgasının ise, kapitalizmin 1970’lerde içine girdiği krizi aşmak için gündeme geldiğine dikkat çeken Tonak, güvencesizliğin kapitalizmin bir dönem yaşadığı sıkıntıları aşmak için geçici süreliğine bulduğu bir yöntemden ziyade kalıcı bir maliyet düşürme yöntemi olarak dünyanın her yerinde yaygınlaştırdığını söyledi.
Güvencesizliğin kapitalizm koşullarında ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığını belirten Tonak, yine de kapitalizm koşullarında güvencesizliğe karşı mücadelede elde edilebilecek kazanımların olduğunu, I. Enternasyonal’de Marx’ın dile getirdiği “işgününün kısaltılması” talebinin bir örnek teşkil ettiğini belirtti.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Metin Özuğurlu, güvencesizleştirmenin tüm işçi sınıfını türdeşleştiren bir sorun olduğuna değinerek, işçi sınıfının tarihte ilk defa bu denli özdeş bir sorunla karşı karşıya olduğuna değindi. Özuğurlu, güvencesizliğe bakarken emeğin ve sermayenin iki zıt eğiliminin görüleceğini belirtti: “Emek yalnızca emekgücü değil insandır. Sadece ücretli değilim, insanım, üreticiyim der. Sadece bundan ibaret olmadığının kavgasını veriyor. Sermayenin ana yönelimi ise, işçiye sadece emekgücü muamelesi yapmaktır. Sosyal ücret sermayenin doğal eğilimi değildir. Güvencesiz çalışma, devletin sermayenin uzun vadeli çıkarları için zorlamasıyla bir dönem gündeme getirdiği sosyal ücretin sıfırlanmasıdır.”
Güvencesizliğin işçileri ortak bir kader çizgisinde özdeşleştirdiğini belirten Özuğurlu, “Sınıf çözülmüyor, türdeşleşiyor. Üretim ve yeniden üretim bir ve aynı şey haline geliyor” dedi. Güvencesizliğe karşı mücadelenin işçileri doğrudan politikleştiren bir mücadele olacağının altını çizdi. Tekel direnişine de değinerek, buunu birleşik sınıfsal mücadele açısından önemli bir örnek teşkil ettiğini belirten Özuğurlu, burjuvaziyle birlikte anılan “hak” kavramının el değiştirmeye başladığını da söyledi. Özuğurlu, güvencesizleştirmenin aşılmasının kapitalizmin aşılmasıyla mümkün olacağını söyledi.

Maltepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Atilla Özsever, kendisinin akademisyen kimliğinin yanısıra gazeteci de olduğunu hatıratıp basın emekçilerinin güvencesizlik sorununa değinerek konuşmasına başladı. Özsever, önce kamudaki güvencesizliği rakamlarla anlattı. Türkiye’de 3 milyon kamu emekçisi olduğunu, bunun 2 milyon 100 bininin kadrolu, 300 bininin sözleşmeli personel, 450 binin işçi statüsünde, 20 bininin 4/c’li ve 130 binin de diğer çalıştırma biçimlerinde olduğunu söyledi. Çalışanların sadece 600 bininin toplu sözleşme hakkından yararlanabildiğini belirten Özsever bunların 400 bininin kamuda 200 binin de özel sektörde çalıştığını, kamuda çalışanların 150 bininin de belediyelerde çalıştığını belirtti. Özsever, yeni PTT A.Ş. yönetmeliğine dikkat çekerek yeni alınacak işçilerin mevcut çalışma biçimlerinden hiçbirine göre çalıştırılmayacağını, taslağın özetle “postacı ne işçidir ne memur” diyen ilgili maddesini okuyarak ifade etti. Özsever, 4857 sayılı İş Yasası’nın yeni halinin de her türlü kuralsız çalıştırmaya olanak sağladığını belirtti.
Özsever, güvencesizliğe karşı hukuki ve sendikal alandan mücadele edilebileceğini, Tekel direnişinin de bu süreçte sendikal yapılarda değişimin olabileceğini düşündürdüğünü kaydetti. Konfederasyonların 22 Şubat kararlarına değinen Özsever, ertelenmiş eylemler de olsa güvencesizliğe karşı mücadele amacıyla alınan bu eylem kararlarının hayata geçirilmesinin önemli olacağını belirtti.
Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Aslı Odman, sermayenin saldırıları karşısında bir sonraki adımı öngörerek mücadele etmenin önemine değindi.Üniversite çalışanlarının örgütlenmesi için düzenlenen bir toplantının hemen ardından oturuma yetişen Bilgi Üniversitesi’nden Aslı Odman emeğin bölgesel temelli örgütlenmesine dikkat çeken bir sunum yaptı. Odman, iş kazaları ve meslek hastalıklarının kayıt altına alınmadığı için sorunun büyüklüğünün görülmediğini söyledi ve güvencesizleştirmeye karşı mekân örgütlenmesinin yetersiz kaldığını belirtti. İşçi direnişlerinin ve sınıf mücadelesinin somut mekânlarının yaratılmamasının sermayenin soyut mekânını genişletmesine yaradığını belirten Odman, bu durumu Tuzla örneği üzerinden anlattı ve sermayenin saldırılarına karşı, sermayenin bir sonraki adımını öngörerek hareket etmek gerektiğini söyledi.
Odman, emeğin örgütlenmesine dair önerilerinden söz ederken şunları söyledi: “Her ne kadar Sendikalar Kanunu bizi işkolu ayrımını, örgütlendiğimiz işyerleri bize statü farklılıklarını ve sol içindeki bölünmeler sol aidiet çevreleri bazında ayrımı dayatsa da, doğru örgütlenme ayrımı bunlar değildir. Mekandır; bölgedir.”
Odman’ın ardından Dev Sağlık-İş Hukuk Bürosu avukatları K. Erkut Güzel ve Mehmet Ümit Erdem söz aldı. Güzel, farklı kentlerde taşeron çalıştırmaya karşı dava açtıklarını, Adana’daki Balcalı Hastanesinde alt işverenin hükmünün kalktığını ve buna benzer açılan birçok davanın karar aşamasında olduğunu söyledi. Güzel’den sonra söz alan Erdem, farklı işçi mücadelelerinden örnekler vererek, taşerona karşı gerçekleştirilen hukuki zaferlerin işçilerin fiili mücadelesi olmadan başarıya ulaşamayacağını söyledi.
Forum, Sonuç metninin Devrimci Sağlık-İş Eğitim ve Örgütlenme Uzmanı Özay Göztepe tarafından okunmasıyla son buldu. Metni okumak için tıklayınız.
